60477fc2d40ed__1.jpeg

ŞİDDET: KANAYAN YARAMIZ

09.03.2021

Kemal Sayar

Şiddet her geçen gün hayatımıza biraz daha fazla sızan bir olgu. Kendimizi sürekli gergin ve öfkeli hissediyoruz. Hemen hemen her sokağa çıkışımızda bir kavgaya şahit oluyoruz. Zaten televizyonlardan ölçüsüz derecede şiddet mesajlarına maruz kalıyoruz. Bırakın yetişkinler için hazırlanmış programları, çizgi filmler bile pek çok şiddet sahnesi içermekte. Hayatımız adeta şiddetle yoğruluyor, mütemadiyen şiddet mesajlarına maruz kalan bireyler olarak bizler de artık eskisi kadar sakin kalamıyoruz. Maalesef medyada, toplumsal hayatta ve aile içinde şiddetin farklı tezahürlerini görüyoruz. Son yıllarda okullarımızda, sokaklarımızda giderek daha fazla şiddete tanık oluyoruz. Kadına yönelik şiddet, bütün iğrençliğiyle, bütün kamusal kampanyalara rağmen her gün can almaya, tüylerimizi diken diken etmeye devam ediyor. Türkiye’nin kimi vicdansız erkekleri, zincirden boşanmış gibi, kabaran bir şiddet selinin önünde sürükleniyorlar. Erkeklik davası mı bu hançer saplamalar, yoksa gençliğin artık bizim aşinası olamadığımız yeni aleminde yetişkinliğe geçişin bir ritüeli mi? Bir hançer saplayarak, bir başkasının canını acıtarak, bir başkasını yok ederek, bir aileyi acılara gömerek var olmak ancak psikopatlığın “raconuna” uyar. Türkiye’de izleyebildiğim kadarıyla, gençler arasında psikopatik arsızlık ve acımasızlık tırmanıyor ve erkekliğin kitabı, antisosyalliğin, zalimliğin, kan dökücülüğün kitabına uydurularak yeniden yazılıyor.  Vahşi hayvanlar gibi, en çok can acıtanın “en erkek “sayıldığı bir cangılda mı yaşayacağız? Hatırlatalım ki, şiddet derken sadece fiziksel güç kullanımı kastetmiyoruz. Kelimelerle de büyük bir şiddet uygulamakta mümkündür. Kimi insanlar eşlerine veya çocuklarına, kimi patronlar çalışanlarına karşı o kadar feci bir dil kullanıyor ki bu sözlerin yaralayıcılığı bazen fiziksel bir darbeden bile ağır olabiliyor. Kullandığımız kelimeler, karşımızdaki insanı küçültecek, onun karakterine, şahsiyetine, vasıflarına halel getirecek etkili birer silaha dönüşebiliyor. Bu yüzden konuya sözel şiddeti de dahil ederek yaklaşmak çok daha doğru olacaktır.

https://kemalsayar.com/website/assets/images/my1/images/604781edaa255__3.jpg

MEDYA YOLUYLA YAYILAN ŞİDDET

Şiddete yönelik davranışlar her yaş grubun içinde giderek tırmanıyor. Zaman zaman ABD’den ve Avrupa’dan çocukların silahlı okul baskınları yaptıkları haberlerini alıyoruz. 11-12 yaşlarındaki çocuklar kendi okullarını basıp silahla arkadaşlarını tarıyorlar, pek çok can kaybı oluyor. 

Bizim toplumumuzda gençler arasında çeteleşme temayülü gözlemleniyor. Belki bütün bunlar çok yeni oluşumlar değil ama son zamanlarda belirgin bir tırmanışa geçtikleri de bir gerçek.  Zayıf gördüğünü güçle hizaya getirmek hakkın gücüne değil gücün hakkına inanmaktır. Silahın kutsandığı diziler, kabadayılığın yüceltildiği yapımlar, şiddeti olağanlaştıran video oyunları genel bir duyarsızlık yaratıyor. Peki medyadaki şiddet çocuklarımızı nasıl etkiliyor? Bu üzerinde çokça çalışılan ve araştırma yapılan bir konu. Özetle şunu söyleyebiliriz ki, yetişme çağında televizyondan veya video oyunlarından şiddet içerikli mesajlar alan kişiler, erişkin hayatlarında şiddeti daha kolay uygulayabiliyorlar. Demek ki şiddetle büyüyen insanlar şiddeti daha kolay meşrulaştırabiliyorlar.

 Televizyon yayınların baktığımız zaman görüyoruz ki ekranda her saniye birileri ölüyor. İnsanlar sürekli birbirlerini dövüyor, birbirlerine acı veriyorlar. Onları izleyen çocuk şiddete doğal bir şey olarak kodluyor. Vurmanın, kırmanın, öldürmenin, doğal birer davranış olduğu duygusunu taşımaya başlıyor. Dahası dünyanın artık çok güvenli bir yer olmadığını, pek çok kötü insanın var olduğunu mevcut kötülüğe karşı kendisini korumak için mutlaka şiddet uygulamak zorunda olduğunu düşünüyor. Sekiz yaşın altındaki çocuklar fantezi ve gerçek ayrımını pek kolay yapamazlar. Dolayısıyla televizyonda “oyunun bir parçası” olarak kullanılan şiddeti, günlük hayata tatbik etmek isteyebilirler. O yüzden anne babalara daima şunu tavsiye ediyoruz: “Çocuğunuz ekranda şiddet içeren bir sahne gördüyse, o sahneyi mutlaka çocuğunuzla birlikte yorumlayın”… Yani çocuk o sahneyi filtreden geçirmeden almasın, onu olduğu gibi alıp beynine kazımasın. Aksi halde, bir oyun sırasında veya arkadaşlarıyla itişip kalkışırken, ekrandan alıp beynine kazıdığı o sahneyi hayata geçirmek isteyebilir. Bu nedenle aileler şiddet içeren sahnelerde şöyle yorumlarda bulunmalıdır: “Bak burada bu adam, şu adama vurdu. Şimdi mutlaka onun canı acımıştır, üzülmüştür.” Bunu yaptığınız takdirde, çocuğunuzu şiddetin sonuçları hakkında bilgilendirmiş olursunuz. Aksi halde çocuklar gördükleri şeyleri oyun gibi algılayıp bir insanın başka bir insana vurmasının veya yaralayıcı bir harekette bulunmasının çok önemli olmadığını düşünebilirler. 

https://kemalsayar.com/website/assets/images/my1/images/6047823c46259__2.jpeg

   Geçmişin çok daha masum çizgi filmlerine karşın, bugünün çocukları ciddi anlamda şiddet içeren çizgi filmlerle, video oyunlarıyla büyüyorlar. Üstelik bu türden oyunlar ve çizgi filmler yoluyla çocuklarımızın diline sözel şiddet kapsamında değerlendirilebilecek kelimeler de giriyor. Televizyon aracılığıyla çocuklarımızın diline ve hayatına karışan garip bir jargon yaygınlık kazanıyor. 

Anne babaların görevi, öncelikle çocuklarını şiddet içeren sahnelerden uzak tutmak, ellerinde olmadan apansızın karşılarına çıkan şiddet sahnelerini de çocukla birlikte yorumlayarak çocukta bu konuyla ilgili bilinç oluşturmak olmalıdır. Araştırmalar ebeveynlerin medyadaki şiddetin çocukların üzerindeki olumsuz etkisini hafifletebildiğini göstermiştir. 

 

Bu kesimin dayandığı en önemli noktalardan biri, medyadaki şiddetle toplumdaki şiddet olayları arasında henüz doğrudan bir neden sonuç ilişkisinin varlığının kanıtlanmamış olmasıdır. Şiddeti pazarlayarak şiddet üzerinden para kazananlar, şiddetin yaşamın bir gerçeği olduğunu ve televizyon programlarının sadece bu gerçeği yansıttığını iddia etmektedirler. Oysa medya, yansıtmanın ötesinde şiddeti onaylamakta ve çoğaltmaktadır. Örneğin bir insan tüm hayatı boyunca birkaç ölüm olayı görebileceği halde, televizyonda her gün onlarca ölüm haberine tanık olur. Ancak etki, sadece ölümlere tanık olmakla kalmamaktadır; özellikle çocukların ve gençlerin bir “kahraman” olarak sunulan şiddet uygulayıcısını örnek aldıkları ve bu nedenle toplumda şiddetin yayıldığı bilinmektedir. Bu tip programlar şiddetin nasıl işleneceğinin tekniğini de öğrenmekte ve yaymaktadır. Hukukçuların yaptığı bir araştırmaya göre, 5 yaşındaki bir çocuk her gün televizyon programlarını seyrettiği takdirde, 15 yaşına geldiğinde 18.000 cinsel taciz, saldırı kavga ve işkence yol öğrenmiş olmaktadır. Bir diğer önemli nokta, medyanın şiddeti tüm ayrıntılarıyla ve tekrar tekrar vermesidir. Bunun sonucunda daha önce bahsettiğimiz olumsuz etkilerinde şiddeti ve yoğunluğu artmaktadır. 
Şiddet içeren yayınların bir başka olumsuz etkisi de şudur: Zayıf insanların daima mağdur edildiği, iyilerin ezildiği bir dünya tasavvuru insanları adaletlerini kendileri tesis etme noktasına getirir. Bu durum kaotik bir yapıyı ortaya çıkarır. Oysa şiddet ancak düzenli ve meşru bir güç tarafından kontrol altına alınabilir. Bu da insanların bireysel inisiyatiflerinden başka daha yüksek bir otorite tarafından, devletin kolluk güçleriyle, adalet mekanizmasıyla yerine getirilmesi gereken bir ödevdir.

 

Elbette ki şiddete yönelik davranışların artışında tek etken televizyon değildir. Eğer evlerimizde şiddet varsa ve bizler şiddetle büyüyorsak, hayatımızın ilerleyen dönemlerinde şiddeti terbiye edici bir araç olarak veya başkalarını cezalandırma yöntemi olarak kullanma olasılığımız artar. 

https://kemalsayar.com/website/assets/images/my1/images/60479aaec0151__4.jpg

KİMLER ŞİDDET UYGULAR?

Şiddet uygulayan kişiler ilk bakışta normal kişiler olarak görünebilirler. Çok iyi bir komşu çok iyi bir iş arkadaşı olan bir kişi evinde çocuklarına veya eşine şiddet uyguluyor olabilir. Üstelik bu tip durumlarda dışarıdaki kişileri o kişinin evde şiddet uyguladığına ikna etmek bile oldukça zor olabilir. 

Şiddet uygulayanlar genellikle öfkelerini denetlemekte zorluk çeken insanlardır.  Bunun ardında çoğunlukla çok güçlü bir eziklik duygusu veya derinlerde kalmış bir yara vardır. Deyim yerindeyse kükreyerek içlerinde ki zaaf noktalarını gizlemeye ve  bu duyguyu karşılarındaki insanlardan saklamaya çalışırlar.

Şiddet uygulamaları çoğu zaman bireysel sebeplerden kaynaklanır. Kendini mutsuz hisseden, amaçlarına ulaşamadığını düşünen başkalarına yönelik öfkesini o zayıf kişiye yöneltir. Adeta kendi yaşamadığı hayatın intikamını alır ki bu anlaşılır bir şey değildir. Oysa kimse kendisinden daha güçlü görünen insana meydan okumaya kalkışmaz. Burada hemen göze çarpan bir adaletsizlik vardır. Bu kesinlikle tasvip edilebilecek bir telafi yöntemi değildir. Kaldı ki şiddete başvuran kişi kendisini savunabilecek durumda olsa bile şiddeti meşru görmek mümkün olmaz. 

Şiddet uygulamalarının sebeplerini araştırırken, toplumda hâkim olan kültürel yapıyı da göz önüne almak gerekir.  Düşünün ki bizim toplumumuzda “Dayak cennetten çıkmadır” diye bir söz vardır.  Bu türden bir anlayış çocukların dayakla terbiye edilmesine cevaz vermek anlamına gelir. Bizler elbette ki geleceğimizi önemsiyoruz ama geçmişten bugüne kalan birikime akıl ve ahlak süzgecinden geçirerek sahip çıkmamız gerektiğine inanıyoruz. O yüzden dayağın cennetten çıktığını kabullenmemiz mümkün değil. 

Üstelik dayakla terbiye, sanıldığı gibi çocuğun aynı hatayı tekrarlamasını engellemez.  Aksine, çocuk bunu şöyle yorumlar: “Demek ki bu işten birazcık sopa yiyerek kurtulabilirim. Öyleyse yine yapabilirim.” Yani davranışının yanlışlığı konusunda bir fikir sahibi olmaz. Halbuki onunla konuşabilsek, ona yaptığının neden yanlış olduğunu anlatabilsek daha etkili sonuç almamız mümkün olur.

Şiddet söz konusu olduğunda toplumda “psikopat” olarak bilinen antisosyal kişilik bozukluğuna da değinmek gerekir. Bu kişilerin en belirgin özelliği, pişmanlık duymamaları ve vicdan azabı çekmemeleridir.  Kurallara uymazlar, sık sık başları yasalarla derde girer. Suça yatkındırlar, adeta kendilerinde başkalarının haklarını ihlal etme kudreti olduğunu düşünürler.  Empati duygusundan yoksundurlar.  Engelledikleri noktada şiddete başvururlar. Sabırsız ve dürtüsel kişilerdir. Toplumda değer yargılarının çökmesi ve aile yapılarının çözülmesi ile antisosyal kişilerin oranı da artma eğilimi gösterir.

Bu noktaya kadar şiddete başvuran kişileri anlatırken bireysel zaaflara, geçmiş yaşantılara ve kültürel yapıya değindik. Ancak şiddet uygulayan kişileri incelerken, kitle psikolojisi üzerinde de durmalıyız.

Bilindiği gibi, şiddetin en sık karşımıza çıktığı ortamlardan biri futbol stadyumlarıdır. Gündelik hayatta sessiz sakin yaşayan insanlar, futbol stadına adım attıkları andan itibaren aslan parçası kesilir, ağza alınmayacak küfürler savurur, bıçakla satırla birbirlerine girerler.  Peki bunun arkasında ne vardır ?

 İnsanlar büyük bir topluluğa mensup oldukları zaman birden kendilerini çok güçlü hissederler. Yani sokakta yürürken kendini zayıf hisseden bir insan, büyük bir topluluğa ait olduğu zaman birdenbire kendini çok güçlü olarak algılamaya başlar. Biz bu aldatıcı duyguya “grup içindeki insanın çocukluğa gerilemesi” diyoruz.  İnsanlar toplum içinde daha çabuk çocuklaşırlar. Askere gidenler bilirler; büyük bir gruba dahil olan kişiler, ne kadar olgun yaşlara erişmiş olsalar da kalabalığın içinde birdenbire çocuklaşırlar. Aynı şekilde on, on beş bin kişilik stadyumlarda taraftarlık duygusuyla bir araya gelen insanların davranışlarında değişmeler olur. Zannederler ki bir oyunun içindeler ve sözleri eylemleri bu oyunun içinde kalacak, bunların gerçek hayatta bir karşılığı olmayacak. Burada esas olan, oyunu anlamının dışına taşırarak, ona çok büyük anlamlar yükleyerek hareket etmektir. 

https://kemalsayar.com/website/assets/images/my1/images/60479af140981__5.jpg

ŞİDDETE KARŞI NE YAPABİLİRİZ?

Şiddete nasıl karşı konulmalı? Aynıyla karşılık vermek doğru değilse sessiz kalmak mı gerekir? Bu yeterli bir cevap olur mu? Bizim bir yanağımıza vurana diğer yanağımızı mı dönmeliyiz? 

Şiddete karşı sessiz kalmak bir çözüm üretmez. Bizler toplum olarak şiddet üretenlere karşı durabilmeliyiz. Şiddete karşı durabilmeli ama bunu şiddet diliyle değil daha başka bir dil oluşturmaya gayret ederek yapmalıyız. Aksi halde şiddete çoğaltmış ve kendimizi içinden çıkılmaz bir duruma sokmuş oluruz.

Şiddet uygulayanlara karşı mutlaka dik  durabilmeliyiz. Kullandığımız dili farklı kılarak tepkimizi koyabilmeliyiz. Bu konuda pasif direnişin başarılı olma şansı pek yoktur.  Şiddet uygulayanlara karşı aktif olarak direnmeli ve bunu bireysel çabalarla sınırlı tutmak yerine kolektif bilinç oluşturmaya çalışmalıyız. 

Unutulmamalıdır ki, hiçbirimiz insanları hizaya getirme, düzene sokma hakkına sahip değiliz. Çevremizdeki insanların bazı davranışlarında hatalı olduklarını görüyorsak, onu dile getirmekle yükümlü olabiliriz ama hizaya sokmakla değil. Şiddete göz yumduğumuz takdirde onu meşru görmüş ve çoğaltmış oluruz.

Çocuklarımızın birbirine karşı incitici sözler kullanmasına engel olmayı, etrafımızdaki insanların bizlere veya birbirlerine sözel ve fiili şiddet uygulamalarına müsaade etmemeyi ve bunlara bilinçli bir şekilde karşı koymayı görev bilmeliyiz.  Merhamet tohumları ekmeliyiz ki merhamet ekini biçelim. Şefkati çoğaltmalıyız ki şiddeti yok edelim. Yaşadığımız zaman diliminde çocuklarımıza yapabileceğimiz iyiliklerden birisi de, onları televizyon veya bilgisayarın değil gerçek hayatın sesiyle buluşturmaktır. Onlarla gezebilir, sokakları, insanları tanıyabiliriz. Biraz tuhaf görünmek pahasına da olsa bunu öneriyorum, onlarla akıl hastanelerini, huzur evlerini, yetiştirme yurtlarını, mülksüzlerin yaşadığı sokakları, camileri, havraları ve kiliseleri gezin. Gerçek hayatın nasıl bir şey olduğunu ve ıstırabın gerçek bir insana değdiğinde ne yapabileceğini onlara gösterin. Gerçek hayatın nerelerde soluk alıp verdiğini, insanların nelere gülüp nelere üzüldüğünü, gerçek hayatın sesinin neye benzediğini onlara gösterin. 

Her insan kendisine bir yurt arar. İnsan daima sıla özlemi içindedir, sevgiyi ve şefkati arar. Çevremizde arsızca yükseldiğini gördüğümüz kural tanımazlık ve zalimlik ancak şefkatin duvarlarına çarpmakla durdurulabilir.  Şefkat evlerimizde, iş yerlerimizde, ilişkilerimizde hükümferma olduğunda, en başta çocuklarımızı layık olduğu gibi sevebilmeyi öğrendiğimizde, onlara “Yıkılma sakın!” diyebiliriz. Ancak layığınca sevilmiş çocuklar bir bıçağın kanatabileceğini, kötü bir sözün can yakabileceğini bilebilir. Ancak kâinatı, yurdunu, insanları sevebilen anne babalar; çocuklarını hayatın seslerine açabilen anne babalar, başkasını incitmenin bir insan için ne büyük bir zillet olduğunu anlatabilirler.

Facebook
Facebookta Paylaş
Twitter
Twitterda Paylaş
Twitter
E-Posta ile Paylaş
Whatsapp
Whatsappta Paylaş

ÖNCEKİ HAFTALAR