5ccc9cf06b11a__mindfulness2.jpg

McFarkındalık

01.05.2019

“Bilinçli Farkındalık”, tek başına 1 Milyar USD’dan fazla hacimli ve –biraz paradoksal olarak- gittikçe çoğalan “sahip olunması gereken ürünler” çeşidinden, büyük bir iş alanıdır. Bunlar içinde, indirilebilir uygulamalar (son sayımda 1300 tane), okuma ya da boyama kitapları ve çevrimiçi kurslar bulunur. Bilinçli farkındalık uygulama ve eğitimi, artık, trilyonlarca dolar değerindeki küresel “sağlık” endüstrisinin bir parçasıdır.

Bilinçli farkındalığın kökleri Budist meditasyon öğretilerine dayanır ve alışılmış bazı düşünce kalıpları ve duyguların sükûnetle gözlemlenmesini teşvik eder. Amaç, aklın, bu geçici konularla fazla özdeşleşmesi ve bunlarla ilgili stres yaşaması şeklinde oluşabilecek sağlıksız yönelimi engellemektir. Bu sayede, farkındalık pratiği yapanlar, sıklıkla daha “ferah” ve kişiyi serbestleştiren şeklinde tanımlanan bir bilinç haline erişirler. Reklamlar ve diğer kurumlar tarafından davranışlarımızı şekillendirmek üzere istismar edilen bu otomatik yönelimlerden (statü, dış görünüm, gelecek beklentileri, verimlilik gibi) kurtarılmış olurlar. Budizm'de kendi orijinal bağlamında bilinçli farkındalık etik yaşamdan ayrılamaz.

Eskiden, 1960’lardaki, materyalist değerlerin reddi ile ilişkilendirilen kural-karşıtı kültürün sürdürülmesi olarak görülen bu hızlı yükseliş ve kitlesel-eğilim şaşırtıcı görünebilir. Ama meditasyon ve farkındalık uygulamalarının bu kadar yaygın hale gelmesi rastlantısal değildir. Neoliberalizm ve bununla bağlantılı “dikkat ekonomisi”nin yükselişi, içinde olduğumuz tüketime dayalı ve müteşebbis dönemlerin işaretidir. Şirketler ve baskın kurumlar, şimdiye kadar hiç olmadığı kadar azalmış görünen zamanımızı ve dikkatimizi yakalayarak ve yönlendirerek zenginleşmektedirler.

"Dikkat" Ekonomisi

Ünlü Fransız aktivist felsefeci ve psikoterapist Felix Guattari, bir süre önce, modern kapitalizmin, bizim kim olduğumuza karar vermeye başlamış olduğunu gözlemledi. Kurumsal medyanın gücü, reklamcılık, video oyunları, Holywood ve sosyal medyanın yükselişi, kim olmak istediğimizi ve kendimizi nasıl sunduğumuzu şartlandırmakta, ve bunun bir getirisi olarak da, kendimiz için yarattığımız bu vizyon, tüm diğer ticari mallar gibi üretime alınmaktadır.

Yaşamlarımızı “tüketiciler” olarak tanımlamaya başlamamızla birlikte, hayatlarımız da bir sonsuz seçimler ve alış-verişler dizisine indirgenmiştir. Aynı zamanda, bir zamanlar bio-çeşitlilikle –hem doğal hem de kültürel olarak- zenginleşen ilişkilerimiz körelmekte ve umutsuz ortak huzursuzluk hissimize çare olacak, sadece görsel yayınla sürdürülen ekranlar dizisi ardına çekilmektedir.

Yani “dikkatimizi” kolonileştirerek toplamak ve bir ticari mala dönüştürmek için rekabet eden şirketlerin artık çok fazla şeyi dikkate almaları gerekmektedir. Bizler, başarılı pazarlama yöntemleriyle rastlantısal olarak ele geçirilen basit tüketiciler değiliz. Bizler, ilişkilerimizi, zevklerimizi, ruh durumlarımızı ve mahrem tercihlerimizi derinlemesine eşeleyen algoritmalar, teknolojiler ve daha yeni keşfedilen kurumsal araçların karşılıklı etkileşimleriyle oluşturulan nesne ve ürünler haline geldik. Tüm bunlar, halen “dikkatimizi” alınıp-satılabilir bir ticari ürüne dönüştürmekle meşgul olan Facebook, Apple, Netflix ve pek çok diğerleri tarafından geliştirilen platformlarda mükemmel bir döngüyle yeniden sisteme yüklenirler.

Bu “dikkat ekonomisi”yle kuşatılmamız giderek hızlanırken, bağımlılık, yalnızlık, depresyon ve yabancılaşmaya karşı savunmasızlığımız da yerleşik bir hal almaktadır. Zorluklardan, ilgi ve anlamdan yoksun, düş kırıklığından ibaret bir dünyayı daha fazla benimsedikçe, doğa ve diğer insanlar da birer ekran görüntüleri serisi arkasında kalmıştır.

"McFarkındalık"

Bu arada, kökleri Budizm'e dayanan bilinçli farkındalık da hızla popülerlik kazanmıştır. Bu tuhaf görünebilir. Ama "bilinçli farkındalık" -ya da, yeni takma adıyla "McFarkındalık"- modern neoliberalizmin pek çok özelliğine ve dikkat ekonomisinin taleplerine, kişiye özel dikilmiş, terapötik bir yanıt sunar gibidir.

Gerçekten de, farkındalık temelli pratikler, neoliberal "kendine yardım" mantığı ile içiçe geçmektedir. Bu uygulamalar, yaşadığımız toplumla bağının koptuğu söylenen bireysel kaderlerimizin sorumluluğunu giderek daha fazla kendimiz üstlenmemiz gerektiği şartlanmasıyla da tutarlı gibi görünmektedir. Bu, sıkıntılarımızdan çabucak iyileşebilmek için "kendini ayarlama"nın yeni düstur olduğu kamu ve özel kurumlarda kolayca yaygınlaşmış bir mantıktır. Adapte ol - ya da mahvol.

Ve böylece bilinçli farkındalık, hiper-tüketime son vermek, ya da işyerinde verimliliğin arttırılmasına yönelik baskıya uyum göstermek gayretimizde bize bir destek olarak satışa sunulmuştur. Örneğin, şirketlerde ve kurumsal yapılarda yüksek üretkenliğe hizmet eder bir öz-denetim şekli olarak kullanılır. Aynı şekilde, bu uygulamalar, kurumlar tarafından, çalışanların yakında olası bir kadro azaltma duyurusuna bağlı yüksek stres zamanlarına alıştırılmaları gereği ve bu durumun sonuçlarının hafifletilmesine yardımcı olmak üzere de  düzenlenir.

Budizm'e Dönüş?

Şu halde, sözde seküler teröpatik bilinçli farkındalık pratikleri, neoliberalizm ve "dikkat ekonomisi" ile aynı düzende işlev görebilmektedirler. Filozof Slavoj Zizek'in, bir zamanlar, Budizm'i, tüketim toplumu için mükemmel bir tamamlayıcı olarak tanımlaması da bu sebeptendir. Zizek sadece kısmen haklıydı. Gerçek sorun, Budist pratiklerin, etik ve felsefi kavramlarından sıyrılıp, belli bir amaca göre seçilerek uygulanmalarıdır. Sonuç olarak bilinçli farkındalık, çok sıklıkla, stresimizin önemli kaynakları olan güç yapılarının kendileri yeterince ortaya koyulmaksızın sunulmakta ve öğretilmektedir.

Budist öğretide "doğru farkındalık" ve "yanlış farkındalık" ayrımı vardır. Bilinçli farkındalığın, faydalı ve serbestleştirici bir kavrayış oluşturabilmesi için, güç ve mevcut koşulların işleyişleri de dikkate alınarak uygulanması gereklidir. Tamamen kişisel ya da bireysel bir deneyime indirgenemez. Daha çok, bir ihtimam ve birlik olma (topluluk olma) ahlakına - "itinalı toplum"a- geçiş yolu olmalıdır. Maria Puig de la Bellasca, bir "itina" felsefecisi, bize hatırlatır ki, tüm bilgi yerleşiktir: bilmek ve düşünmek, ilişkiler dikkate alınmaksızın olanaksızdır. Üstümüzde baskı oluşturabilen bu güç ilişkileri, bedenlerimiz, aklımız ve bulunduğumuz ortamlardan, düşünme şeklimizi de etkileyerek geçerler.

Kendi etik ve bağlamsal köklerinden koparılarak, Budist ve Zen atalarından ödünç alınan "farkındalık" zeminli uygulamalar, Buddha'nın, kendisini ve diğerlerini kurtarmak üzere yola çıktığı acının asıl kaynaklarına dayanak olma riski taşırlar. Ama -ıstırabın asıl güçlü kurumsal kaynaklarının da ortaya konulmasıyla uyumlanmış ve aydınlatılmış olarak- doğru uygulanan bilinçli farkındalık, önemli seviyede bir karşılıklı etkileşim ve dayanıklılığa giden yol olabilir.

Türkçeye çeviren: Çiğdem Ergün

ÖNCEKİ HAFTALAR