6ab931558ce7c__kendini-onarma-caginda-ruh.jpg

Kendini Onarma Çağında Ruh

27.09.2026

Batılı Psikoterapilerin Kültürel ve Siyasal Bir Eleştirisi

Giriş: Terapi Bir Kültürdür

Psikoterapi kendini çoğunlukla tarafsız bir teknik olarak sunar: bir yanda acı çeken birey, öbür yanda bilimsel yöntemlerle donanmış bir uzman ve aralarında kanıta dayalı bir müdahale söz konusudur. Bu tabloda ne tarih vardır ne siyaset ne de bir insan tasavvuru. Oysa hiçbir iyileştirme pratiği boşlukta doğmaz. Her terapi, açıkça söylemese de insanın ne olduğuna, neden acı çektiğine ve iyi bir hayatın neye benzediğine dair örtük bir cevap taşır. Batı'da yirminci yüzyıl boyunca gelişen ve bugün dünyanın hemen her yerine ihraç edilen psikoterapiler de bu cevapları, doğdukları toplumun, yani modern, bireyci, seküler ve giderek piyasalaşan bir toplumun diliyle verir.

Bu yazı, Batılı psikoterapilere yönelik entelektüel bir eleştiriyi, temel dayanağı Julie Tilsen'in Personal Responsibility, Inc. (2026) kitabı olmak üzere, geniş bir eleştirel literatürün rehberliğinde kurmayı amaçlıyor. Anlatı terapisti Tilsen, psikoterapinin neoliberal ideolojiyle nasıl iç içe geçtiğini ve toplumun sorunlarını nasıl bireyin sırtına yüklediğini bir klinisyenin gözüyle anlatıyor. Philip Rieff'in The Triumph of the Therapeutic (1966) adlı klasiği meselenin kültürel ve ahlaki arka planını, bendenizin Terapi: Kültürel Bir Eleştiri (2022) kitabı ise hem modern terapinin benmerkezci varsayımlarını hem de ilişkiye ve öteki insana dayalı bir alternatifin imkânını gösteriyor. Bu üç metnin etrafında, kültür tarihçilerinden sosyologlara, radikal klinisyenlerden muhafazakâr eleştirmenlere uzanan başka sesleri de dinleyeceğim.

/website/assets/images/my1/images/6ab9343b820e3__111.jpeg

Savım şu: Batılı psikoterapiler, bireysel acıyı hafifletmekte çoğu zaman gerçek bir başarı gösterse de acıyı toplumsal ve ahlaki bağlamından koparan bir insan anlayışına yaslanır. Bu anlayış, farkında olmadan, acıyı üreten koşulları görünmez kılar ve insanı o koşullara uyum sağlaması gereken, kendi kendini yöneten bir girişimciye dönüştürür. Terapinin sorunu bu yüzden yalnızca teknik değil, antropolojik ve siyasaldır.

Psikolojik İnsanın Doğuşu

Rieff'in kitabı yayımlandığında terapi henüz bugünkü gibi gündelik hayatın her köşesine sızmamıştı. Yine de Rieff, Freud'un mirasının yalnızca bir tedavi yöntemi değil, yeni bir kültür tipi doğurduğunu fark etmişti. Onun ünlü formülüne göre dindar insan kurtulmak için doğmuştu; psikolojik insan ise hoşnut olmak için doğar. Geleneksel kültürler insana kendisinden büyük bir anlam düzeni, bir topluluk ve bir ahlaki yükümlülükler sistemi sunuyordu; birey kendi arzularını daha yüksek bir amaca bağlayarak şifa bulurdu.

Modern terapötik kültürde ise amaç insanı bir anlam düzenine bağlamak değil, onu bağlardan olabildiğince özgürleştirerek kendi iç dengesini kurmasını sağlamaktır. "İnanıyorum" diyen çilecinin sesi, yerini "hissediyorum" diyen terapötik insanın ihtiyatına bırakmıştır. Rieff'e göre hastane, Batı kültürünün arketipik kurumu olarak kilisenin ve parlamentonun yerini almaktadır.

Rieff'in kültürel teşhisini Philip Cushman (1995) Amerikan tarihine yerleştirir. Cushman'a göre İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika'nın ürettiği benlik "boş bir benlik"tir: geleneğin, topluluğun ve ortak anlamın çekildiği bir boşluk. Bu boşluk tüketim mallarıyla, ünlülerle, deneyimlerle ve terapötik içgörülerle doldurulmaya çalışılır. Psikoterapi bu boş benliği iyileştirmeye çalışırken, onu kendi içine dönmeye ve kendini sürekli "doldurmaya" teşvik ederek yeniden üretir. Terapi, tüketim toplumunun hastalığına tüketim toplumunun diliyle çare arar.

Eva Illouz (2008) aynı süreci sosyolojik açıdan izler. Terapötik söylem yalnızca muayenehanede kalmamış; iş yerine, evliliğe, ebeveynliğe, hatta devlet politikalarına yayılmıştır. Şirketler "duygusal yetkinlik" ister, çiftler ilişkilerini müzakere edilecek bir sözleşme gibi konuşur, duygular ölçülebilir ve yönetilebilir birer beceriye dönüşür. Illouz'un keskin gözlemi, kendini gerçekleştirme anlatısının acıya muhtaç olmasıdır: Terapötik anlatı, iyileşme hikâyesini kurabilmek için önce bir yara bulmak zorundadır. Böylece hayat, sonu gelmeyen bir onarım projesine dönüşür.

Sorumluluğun Özelleştirilmesi

Rieff'in kültürel düzlemde gördüğü şeyi, Julie Tilsen bugün ekonomi-politik düzlemde yeniden okuyor. Tilsen'in çıkış noktası çarpıcı bir paradokstur: Tarihte hiç bu kadar çok terapist, psikiyatrik ilaç ve ruh sağlığı uygulaması olmamıştı; ama kaygı, depresyon ve yalnızlık da hiç bu kadar yaygın olmamıştı.

/website/assets/images/my1/images/6ab93532d0282__222.jpeg

James Hillman ile Michael Ventura (1992) otuz yıl önce aynı şeyi kitaplarının başlığına taşımıştı: Yüz yıllık psikoterapiye rağmen dünya daha kötüye gidiyor. Onlara göre terapi, insanın dünyaya duyduğu haklı öfkeyi ve kaygıyı içe çevirir; kirlenen şehre, anlamsız işe, çürüyen siyasete verilmesi gereken tepki, "iç çocuk" ile kurulan bir diyaloğa dönüşür. Ruh dışarıda, dünyada da yaralanmıştır; ama terapi yalnızca içeriye bakar.

Tilsen'e göre bu içe kapanmanın bugünkü anahtarı neoliberalizmdir. Margaret Thatcher'ın "toplum diye bir şey yoktur; bireyler ve aileler vardır" sözü, bir insan tasavvurunu da dile getiriyordu. Neoliberal düzen kamusal olanı çözerken sorunları da özelleştirir. Güvencesiz çalışma, borç, barınma krizi, yoksulluk ve ayrımcılık gibi yapısal sorunlar, bireyin kaygısı, düşük özsaygısı ya da "işlevsel olmayan düşünceleri" olarak yeniden adlandırılır. Kitabın başlığındaki ironi budur: Kişisel sorumluluk, anonim bir şirket gibi işleyen bir sistemin temel ürünüdür.

İngiliz klinik psikolog David Smail (1993) bu mekanizmayı daha önce ayrıntılı biçimde çözümlemişti. Smail'e göre sıkıntının kaynağı bireyin içindeki bir arıza değil, onun hayatını ailede, iş yerinde, toplumda ve ekonomide biçimlendiren güç ilişkileridir. Bu güçlerin çoğu bireyin menzilinin çok ötesindedir; bu yüzden insanın iradesiyle kendini değiştirebileceği fikri büyük ölçüde bir kurgudur. Smail, terapinin vaat ettiği "içgörü" yerine bir "dışgörü" önerir: Acının nereden geldiğini, kimin çıkarına işlediğini görmek.

Kendini Onarma Çağında Ruh

Tilsen'in "Bende ne yanlış var?" sorusunu "Bize ne oldu?" sorusuyla değiştirme önerisi, Smail'in bu mirasının bugünkü karşılığıdır.

Tilsen, terapötik dilin masum görünen kavramlarını da mercek altına alır. "Öz bakım", "dayanıklılık", "sınır koymak" gibi kavramlar bireyi güçlendiriyor gibi görünse de çoğu zaman sistemi sorgulamadan ona daha iyi uyum sağlamanın araçlarına dönüşür. Dayanıklılık, darbeyi vuranı değil, darbeyi yiyeni dönüştürmeyi hedefler. Şirketler çalışanlarına meditasyon uygulaması sunar ama iş yükünü sorgulamaz; okullar stres yönetimi atölyesi düzenler ama rekabetçi sınav düzenini tartışmaz. Nikolas Rose'un (1990) Foucaultcu çözümlemesi bu noktada derin bir çerçeve sunar: Psikoloji disiplinleri, modern devletin ve piyasanın insanları doğrudan zorlamadan, onların kendi kendilerini gözetlemesi, ölçmesi ve düzeltmesi yoluyla yönettiği bir iktidar teknolojisidir. Özgür birey, Rose'un ifadesiyle, özgür olmaya mahkûmdur; ama bu özgürlük, kendini sürekli denetlemek ve geliştirmek zorunluluğudur. Tilsen'in eleştirisi terapistleri kötü niyetle suçlamaz; iyi niyetli bir mesleğin nasıl olup da acıyı üreten düzenin hizmetine girebildiğini sorar.

Uzmanlık, İktidar ve Teşhis

Terapinin bu toplumsal işlevi, terapi odasının içindeki iktidar ilişkisinde de yankılanır. Freud Arşivleri'nin eski yöneticisi Jeffrey Masson (1988), terapiye yöneltilmiş en sert eleştirilerden birini yapmıştır: Terapistin danışanın gerçekliğini yorumlama, adlandırma ve yeniden tanımlama yetkisi, ilişkiyi yapısal olarak eşitsiz kılar. Masson'a göre bu eşitsizlik yalnızca kötü terapistlerin değil, terapinin kendisinin sorunudur; en empatik görünen yaklaşımlar bile bu güç farkını ortadan kaldıramaz. Masson'un "terapi reforme edilemez" sonucu aşırı bulunabilir, ama sorusu yerindedir:

 

Bu iktidarın dayandığı uzmanlık iddiası da sorgulanmıştır. Robyn Dawes (1994), araştırma bulgularını gözden geçirerek lisanslı terapistlerin, sınırlı eğitim almış yardımcılardan belirgin biçimde daha etkili olduğuna dair kanıtların zayıf olduğunu, klinik sezginin ise çoğu zaman basit istatistiksel tahminlerden daha isabetsiz çıktığını ileri sürer. Dawes terapinin hiç işe yaramadığını söylemez; iyileştirici olanın büyük ölçüde insani ilişki, dinlenme ve destek olduğunu, bunların ise özel bir uzmanlık tekeli gerektirmediğini söyler. Bu bulgu, Terapi adlı kitabımda dile getirdiğim, terapinin gücünü teknikte değil karşılaşmada arayan yaklaşımla ilginç biçimde örtüşüyor.

Teşhis sistemleri, özellikle DSM, bu uzmanlığın dilidir. Psikiyatrik sınıflandırmalar acıyı ölçülebilir, kodlanabilir ve faturalandırılabilir birimlere böler. Yas, yalnızlık, adaletsizliğe duyulan öfke ya da anlamsızlık duygusu bir belirti listesine indirgendiğinde, onu anlamlı kılan hikâyeden koparılır. Tilsen'in anlatı terapisi geleneğinden devraldığı ilke burada önem kazanır: Sorun kişi değildir, sorun sorundur. Yapılması gereken, hayatlarımızı toplumsal sorunların bireyselleştirilmesini reddeden biçimlerde anlatmanın yollarını bulmaktır.

İhraç Edilen Ruh

Batılı terapinin evrensellik iddiası, belki de en ağır sonuçlarını Batı dışında doğurur. Ethan Watters (2010), Amerikan ruh sağlığı anlayışının dünyaya nasıl ihraç edildiğini çarpıcı örneklerle anlatır: Hong Kong'da Batılı tanımıyla anoreksiyanın yayılması, 2004 tsunamisinden sonra Sri Lanka'ya akın eden travma danışmanlarının yerel yas ve dayanışma pratiklerini görmezden gelmesi, Japonya'da ilaç şirketlerinin depresyonu "ruhun nezlesi" olarak pazarlaması. Watters'ın savı, Batılı kategorilerin yalnızca tarif etmediği, aynı zamanda acıyı biçimlendirdiğidir. İnsanlar acılarını giderek Batılı teşhis dilinde yaşamaya başlar ve bu süreçte kendi kültürlerinin iyileşme kaynaklarını kaybeder.

Jennifer Mullan (2023) bu eleştiriyi içeriden, Batılı ruh sağlığı sisteminin kendi azınlıkları açısından sürdürür. Ana akım terapi, ırkçılığın, sömürgeciliğin ve kuşaklar arası tarihsel travmanın izlerini bireysel bir "bozukluk" olarak okuma eğilimindedir. Mullan'a göre ezilen toplulukların kaygısı, öfkesi ve yası çoğu zaman adaletsiz bir tarihe verilen anlamlı cevaplardır; bunları patolojikleştirmek, yarayı açan düzeni aklamak demektir. Mullan terapistleri pratiklerini siyasallaştırmaya, yani kendi konumlarını ve iktidarlarını sorgulamaya çağırır.

Bana göre Batı'da doğan terapi, kendi kendine yeten, sınırları belirgin, özerk bir benlik olarak tasavvur edilen bireyin terapisidir; bu tasavvur farkında olmadan benmerkezciliği, yalnızlaşmayı ve narsisizmi besler. Bu modeller başka kültürlere taşındığında, oradaki insanların acıyı anlamlandırma kaynakları, sabır, tevekkül, şükür, dua, cemaat ve aile, ya görmezden gelinir ya da "ilkel savunmalar" olarak küçümsenir. Oysa bu kaynaklar insanlığın binlerce yıllık iyileşme birikimini taşır. Yakınlığın tehlikeli görüldüğü bir kültürde benmerkezcilik yükselir; terapötik kültür bu savunmacı içe kapanmayı "sağlıklı sınırlar" olarak kutsayabilir. Oysa, samimiyet ruhun özgürlüğüdür.

/website/assets/images/my1/images/6ab9390665515__444.jpeg

Kırılganlık Kültü: Öbür Uçtan Bir Eleştiri

Terapötik kültüre yönelik eleştiri yalnızca soldan gelmez. Sosyolog Frank Furedi (2004), terapötik dilin insanları giderek daha kırılgan hissettirdiğini ileri sürer. Hayatın sıradan zorlukları, ayrılık, başarısızlık, yas, sınav kaygısı, "travma" ve "risk" diliyle yeniden adlandırıldığında, insan kendini bu zorlukların üstesinden gelebilecek bir özne olarak değil, profesyonel desteğe muhtaç bir kurban olarak görmeye başlar. Christina Hoff Sommers ve Sally Satel (2005), aynı eğilimi Amerikan okullarındaki özsaygı programlarında ve felaketlerin ardından yaygınlaşan rutin yas danışmanlığında izler ve bunun insanların kendi baş etme kapasitesini zayıflattığını savunur. Abigail Shrier (2024) ise çocukların ve gençlerin aşırı "terapileştirilmesinin", yani her duygunun konuşulması, izlenmesi ve teşhis edilmesinin, tedavi ettiği kaygıyı artırabileceğini, yani terapinin kendisinin zarar üretebileceğini iddia eder.

Bu muhafazakâr eleştiri ile Tilsen'in eleştirisi arasında ilginç bir gerilim vardır. Tilsen, terapinin bireye fazla sorumluluk yüklediğini söyler; Sommers, Satel ve Shrier ise terapinin bireyin sorumluluk ve dayanıklılık kapasitesini aşındırdığını. Biri terapinin bireyi yalnız bıraktığını, öbürü onu fazla koruduğunu düşünür. Ama derinde iki eleştiri de aynı teşhiste buluşur: Terapötik kültür, insanın acıyla ilişkisini, topluluk, gelenek ve anlam gibi ortak kaynaklardan koparıp profesyonel bir hizmet ilişkisine dönüştürmüştür. Rieff'in yarım asır önce gördüğü şey budur: Bağlanmanın yerini yönetim almıştır.

Eleştirinin Sınırları

Adil bir eleştiri kendi sınırlarını da görmelidir.

Birincisi, Batılı psikoterapiler tek parça bir blok değildir. İlişkisel ve öznelerarası kuramlar, sistemik aile terapisi, feminist terapiler, anlatı terapisi ve topluluk psikolojisi, bu yazıda eleştirilen bireyci varsayımlara zaten içeriden itiraz etmiştir; Tilsen, Smail ve Mullan da bu geleneğin parçasıdır. Eleştirinin hedefi "Batı" değil, Batı'da hâkim hale gelmiş bireyci ve piyasa odaklı bir terapi anlayışıdır.

İkincisi, acıyı yapısal koşullara bağlamak bireysel yardımı değersizleştirmemelidir. Ağır depresyondaki bir insana "sorun sistemde" demek onu teselli etmez; ilaç tedavisinin ve yapılandırılmış terapilerin hayat kurtardığı durumlar gerçektir. "Neoliberalizm" kavramı da bazen her şeyi açıklayan ama hiçbir şeyi tam tanımlamayan bir anahtar kelimeye dönüşme riski taşır. Muhafazakâr eleştirilerin de benzer bir riski vardır: Kırılganlık vurgusu, gerçek travmaları ve ihmal edilmiş acıları küçümsemeye kayabilir. Her acı siyasal değildir, her destek de zayıflatıcı değildir.

Üçüncüsü, geleneksel topluluklara yapılan vurgu, o düzenlerin baskıcı yönlerini gözden kaçırmamalıdır. Eski topluluklar kadınlar, azınlıklar ve farklı olanlar için çoğu zaman bir kafesti; modern terapinin bireyi özgürleştirme vaadi kısmen bu kafeslere karşı doğmuştu. Mesele, bireyi topluluğa ya da topluluğu bireye feda etmek değil, ikisini birlikte düşünebilecek bir insan tasavvuru kurmaktır.

/website/assets/images/my1/images/6ab939a02d7c5__555.jpeg

Başka Bir Terapi Mümkün mü?

Bu eleştirilerin buluştuğu noktada alternatif bir terapötik tasavvurun ana hatları belirir.

İlk adım acının bağlamını geri kazanmaktır: Terapist yalnızca iç dünyaya değil, onu biçimlendiren çalışma koşullarına, ekonomik güvencesizliğe, ayrımcılığa, göçe ve tarihsel yaralara da kulak vermelidir. Smail'in "dışgörü"sü ve Mullan'ın siyasallaşmış pratiği bu yönü gösterir. Bu, danışanı sorumluluktan azat etmek değil, sorumluluğu doğru yere yerleştirmektir.

İkinci adım iyileşmeyi ilişkisel ve kolektif bir süreç olarak düşünmektir. Tilsen, danışanlarına daha az kaygılı olmayı istemek yerine iyi bir topluluk üyesi olmaya kendilerini adamayı önerir. Grup çalışmaları, topluluk ritüelleri ve dayanışma ağları bireysel terapinin yerine değil, onunla düşünülmelidir. Watters'ın gösterdiği gibi, pek çok kültürün kendi iyileşme pratikleri de bu kolektif kaynakların kendisidir.

Üçüncü adım, Terapi adlı kitabımda vurguladığım gibi, terapötik ilişkiyi bir teknik değil, bir karşılaşma olarak yeniden düşünmektir. Martin Buber'in "Ben-Sen" ilişkisine ve Emmanuel Levinas'ın ötekinin yüzünü bir çağrı olarak gören etiğine başvuran terapilerle "sorumluluk" kavramı kökten değişir. Neoliberal sorumluluk insanın yalnızca kendinden sorumlu olmasıdır; asıl sorumluluk ise ötekine karşı sorumluluktur. 

Son olarak terapi kendi kültürel konumunu fark etmelidir. Türkiye gibi bireyciliğin ve ilişkiselliğin iç içe geçtiği toplumlarda, terapinin görevi insanı ailesinden ve geleneğinden koparmak değil, bu bağları sağlıklı ve özgürleştirici biçimlerde yeniden kurmasına yardım etmek olabilir.

Sonuç

Rieff, terapötik olanın zaferini ilan ederken bu zaferin bedelini de sormuştu: Kendinden başka hiçbir şeye bağlanmayan bir insan neye tutunarak yaşayacaktır? Cushman ve Illouz, bu insanın boşluğunu tüketimle ve sonu gelmeyen bir kendini onarma projesiyle doldurduğunu gösterdi. Rose ve Tilsen, bu projenin bir yönetim tekniği olduğunu; Smail, Hillman ve Mullan ise acının içeride değil, dünyada ve tarihte kök saldığını hatırlattı. Watters bu modelin dünyaya ihraç edildiğini, Furedi ve Shrier ise onun insanı kırılganlaştırabileceğini gösterdi.

/website/assets/images/my1/images/6ab93a28caccd__666.jpeg

Bu sesler birlikte düşünüldüğünde, Batılı psikoterapilere yönelik eleştirinin özü şu cümlede toplanabilir: Terapi, insanın acısını dinlerken o acının kimden ve nereden geldiğini unuttuğunda, iyileştirmek istediği yarayı derinleştirebilir.

Gerçek bir terapi, insanı kendine kapatan değil, onu yeniden dünyaya, topluluğa ve ötekine açan bir terapi olmalıdır. Belki de terapinin en büyük görevi, bizi daha iyi hissettirmek değil, bize yeniden birlikte olmayı hatırlatmaktır.

Kemal Sayar

Kaynaklar:
Cushman, Philip. Constructing the Self, Constructing America: A Cultural History of Psychotherapy. Reading, MA: Addison-Wesley, 1995.
Dawes, Robyn M. House of Cards: Psychology and Psychotherapy Built on Myth. New York: Free Press, 1994.
Furedi, Frank. Therapy Culture: Cultivating Vulnerability in an Uncertain Age. London: Routledge, 2004.
Hillman, James ve Michael Ventura. We've Had a Hundred Years of Psychotherapy—and the World's Getting Worse. San Francisco: HarperSanFrancisco, 1992.
Illouz, Eva. Saving the Modern Soul: Therapy, Emotions, and the Culture of Self-Help. Berkeley: University of California Press, 2008.
Masson, Jeffrey Moussaieff. Against Therapy: Emotional Tyranny and the Myth of Psychological Healing. New York: Atheneum, 1988.
Mullan, Jennifer. Decolonizing Therapy: Oppression, Historical Trauma, and Politicizing Your Practice. New York: W. W. Norton, 2023.
Rieff, Philip. The Triumph of the Therapeutic: Uses of Faith After Freud. New York: Harper & Row, 1966.
Rose, Nikolas. Governing the Soul: The Shaping of the Private Self. London: Routledge, 1990.
Sayar, Kemal. Terapi: Kültürel Bir Eleştiri. İstanbul: Kapı Yayınları, 2022.
Shrier, Abigail. Bad Therapy: Why the Kids Aren't Growing Up. New York: Sentinel, 2024.
Smail, David. The Origins of Unhappiness: A New Understanding of Personal Distress. London: HarperCollins, 1993.
Sommers, Christina Hoff ve Sally Satel. One Nation Under Therapy: How the Helping Culture Is Eroding Self-Reliance. New York: St. Martin's Press, 2005.
Tilsen, Julie. Personal Responsibility, Inc.: How Psychotherapy Turns Society's Problems into Yours. New York: OR Books, 2026.
Watters, Ethan. Crazy Like Us: The Globalization of the American Psyche. New York: Free Press, 2010.

Facebook
Facebookta Paylaş
Twitter
Twitterda Paylaş
Twitter
E-Posta ile Paylaş
Whatsapp
Whatsappta Paylaş

ÖNCEKİ HAFTALAR