Kemal-Sayar-Urun-Resim_27592-600X450.jpg

Benlik, o yakın soru, o uzak ülke

Bu yazıda birkaç başlık altında benlik nedir ve yaşadığımız yüzyılda benliğin temel meseleleri nedir suallerine cevap aramayı umuyorum. Kültürden ve tarihten bağımsız bir benlik fikri olabilir mi sorusunu cevaplamaya çalışacağım.

İradenin Kaybı 
İnsanın olgunlaşma yönünde attığı adımlar, onu sıradan bilinçten benliğin yaratıcı bilincine taşıyabiliyorsa, ya da Feridüddin Attar'ın o enfes istiaresiyle söylersek, kişi Simurg'u görmek için kanatlarının yanmasını göze alabiliyorsa doğru yolda ve doğru yönde yürüyor demektir. İnsan seçim yapan varlıktır. Hazreti Adem de bir seçim yapmıştı. Seçmek hür iradenin imtihanıdır. Kişi karar vermek suretiyle imkânların sınırlılığıyla yüzyüze gelir ve dünyadaki varlığının biricik olduğu efsanesi sarsılır. Seçim yapma ya da karar verme, kişisel sorumluluğu ve varoluşsal yalnızlığı kabullenmeyi gerektirir. Karar yalnız başına yapılan bir edimdir, o bizim kendi edimimizdir, kimse bizim için karar veremez. Karar vermek kişinin bir ve biricik hayatını bir muhasebeden geçirmesini gerekli kılar. Bu yönüyle sorumluluk iki kenarı keskin bir kılıç gibidir : Kişi hayat durumunun sorumluluğunu kabul eder ve değişmeye karar verirse, geçmiş hayatındaki enkazın da sorumluluğunu tek başına üstlenmek ve hayatını çok önce de değiştirebileceği gerçeğini kendi kendisine itiraf etmek zorunda kalır. Günümüzün iradelere ipotek koyan Büyük Engizisyoncu'su ise (Dostoyevski üstadın kulakları çınlasın!) kamu denilen soyut varlıktır artık. İnsanlar saadeti kamunun genel görüşünü paylaşmakta bulmaktadırlar. 'Ben şehirleri dolduran seri malı insanlardan değilim. Keşke onlardan olsaydım. Onlar sıhhatli, tabiî, mükemmel mahluklar. Benim en lâzım tarafım sakat. Ben Allahın yalnız acı çeksin, yalnız kıvransın diye yarattığı bir âletim galiba' diyen Bir Adam Yaratmak'ın Husrev'i yoktur ortalıklarda (Bir selam ve dua da üstad Necip Fazıl'a!). Bu bakımdan insanın mücadelesi çocukluktan yetişkinliğe geçişte yaşadığı ikilemleri andırıyor. Çatışma şurada : İnsan özfarkındalık, özgürlük, olgunluk ve sorumluluk yönünde çabalama ihtiyacına mı karşılık verecek yoksa bir çocuk kalıp ebeveynlerinin yahut ebeveynlerinin yerini tutacak başka otorite figürlerinin himayesine mi sığınacak? İşte benliğin yaratıcı bilinci burada devreye girmelidir : Bilinç insanın derinliklerinden yardıma çağırdığı bir içgörü, farkındalık ve etik duyarlılığı birleştirmeli, geleneği bugünle buluşturarak yepyeni bir ruhla 'asrın idrâki'ne konuşmalıdır. İnsanlığın trajedisi onu güçlü kıldığını sandığı vasıtaların (bilim, teknoloji vb.) aynı zamanda onun kuyusunu kazması, onun güçsüzlüğünün sebebi de olmasıdır. İradenin krizi insanın ancak kendi kendisi olması ile, olgunlaşma ve olma cesaretini göstermesiyle aşılabilecektir.

Yerli bir benlikten söz edebilir miyiz?
Hegelyen fenomenoloji içinde düşünürsek, ancak ötekini yaşayarak ve öteki tarafından yaşanarak, onu tanıyıp onun tarafından tanınarak benlik hayat bulur, bir karşılıklı tanıma süreciyledir ki benlik inşa edilir. Hegel, insanın kendi bilincine ancak bir başkası tarafından tanınmakla varacağını ileri sürer. Tanınma arzusu engellendiğinde bir çatışma, bir mücadele doğar. Karşısındakini tanımak ihtiyacı duymaksızın tanınan efendi, muhatabı tarafından tanınmadan onu tanıyan da köle olur. Efendi yalnızca tanınma arzusunu gidermez, köleyi kendi iradesinin bir oyuncağı da kılmış olur, o artık efendinin ihtiyaçlarını giderecek uygun bir vasıtadır. Tanınma arzusu yani ötekinin sizin değerlerinizi kendi değerleriymiş gibi onaylaması, bütün insanların temelde toplumsal varlıklar olduğunu söyler bize. Tanınma ancak ötekinin mevcudiyeti ve onunla yüzleşmekle mümkündür. Öteki tarafından tanınmak birinin özdeğerini, kimliğini hatta insanlığını teyid eder: 'Ancak başkası/öteki tarafından tanınmakladır ki insan hem kendisi hem de başkaları için gerçekte insan olur'. Köle ve efendi arasındaki mücadele ölümüne bir savaştır, eğer iki taraf da hayatını riske eder ve ölürse hiçbiri tanınmayacaktır, bir taraf ölürse diğeri yine tanınmayacaktır. O halde köle-efendi diyalektiğinin yürümesi için bir tarafın tehlikeyi göze alarak tanınana dek savaşması, beri yanda diğerinin ölüm korkusuyla muarızına boyun eğmesi gerekir. Tanınan ve tanımayan efendi, tanıyan ve tanınmayan köle olacaktır. İlki, fethet veya öl derken ikincisi boyun eğ ve hayatta kal ilkesini benimser. Yerli bir benlikten bahis açmak için bu toprakların yaşadığı kültürel ve epistemolojik kopuşu anlamlandırmamızla mümkün olabilecektir. Metinler üzerinden teorik bir Doğu ya da İslam insanı tanımlaması yapmak mümkündür, hatta bazı kültürel stereotipleri pekiştirmek pahasına kimi toplumsal olaylar karşısındaki tutumlarını inceleyerek bir Türk benliğinden bile bahsedebiliriz. Ama bu çaba akim kalmaya mecburdur, küresel dünyada garpzedelerin, mustağriplerin, mağlupların psikolojisi üzerine konuşmak daha bir anlamlı görünüyor. Edward Said, sömürgeciliği 'yerli halkların elinden kendilerini öyküleme, kendi hikâyelerini anlatma kudretinin alınması' olarak tanımlamıştı. Sizin hikâyenizi galipler kendi kurgularıyla, kendi bakış açılarıyla size anlatıyorlarsa teorik metinlerden sufi psikolojisi çözümlemeleri yapmanın gündelik hayatta açıklayıcı bir değeri olmayacaktır. O halde yerli bir benlikten bahis açıldığında dikkatimizi 'yaralı bilinç'e çevirmeliyiz, bu topraklarda Batılı bilinç ile karşılaşma ne tür bir aksülamel doğurdu? Sömürgeleştiril(e)memiş milletler ile ciddi bir kolonyal tecrübeden geçen milletler arasında benliklerin teşekkülü bakımından farklar var mıdır? Tasavvufî gelenek, kesintiye uğratılsa dahi, benlikleri ne ölçüde mayalamaktadır? Emperyal bilinç kendisini ne şekilde dışa vurmaktadır? Tarih ve kültürel bellek, bu toprakların insanında varlığını nasıl ve hangi biçimlerle sürdürmektedir? Bir Türk ve bir Arap benliği arasında yakınlaşma ve uzaklaşma noktaları nelerdir?Sorular uzatılabilir. Bu sorulara kendi kısıtlı yaşantı dağarımdan edindiğim izlenimlerle yarım yamalak cevaplar verebiliyorum ama bu cevapların doğruluğundan asla emin değilim. Galiba son birkaç yüzyıldır hep aynı soruyu soruyoruz. Bütün yazılar, bütün düşünüşler gelip o soruda düğümleniyor: Bize ne oldu? Ama bu da aradan geçen zaman itibarıyle gitgide anlamını yitiren bir soru. Belki şu günlerde gereksindiğimiz şey bir 'netlik ayarı'ndan başkası değil. Az önceki soruya dönersem, galiba asıl sorunun, evvel emirde cevaplanması gereken sualin şu olduğunu sanıyorum: Biz kimiz?
Facebook
Facebookta Paylaş
Twitter
Twitterda Paylaş
Twitter
E-Posta ile Paylaş
Whatsapp
Whatsappta Paylaş