Kemal-Sayar-Urun-Resim_86861-600X450.jpg

Türkiye Bilimperestliği Aşamadı!

AYCAN SAROĞLU / Aktüel 22 Haziran 2005
"Psikiyatri ve kültür", "sufi psikolojisi" de dahil tam 11 kitaba imza atan, Prof. Dr. Psikiyatr kemal sayar, "yeter ki sen iste" adlı psikoterapi öyküleri kitabında biri türbanlı, diğeri tekstil atölyesinde çalışan iki genç kızın hikayesini yorumladı. İnsan ruhunu sadece bilime indirgeyen pozitivist dönemin bittiğini anlatan sayar, bugün dünyanın "kültürel psikiyatri" kavramını kabul ettiğini söylüyor. Sayar'la sufi psikolojisini, kültürel psikiyatriyi ve 2000'li yılların artık hayatları roman olmayan "depresif" gençliğini konuştuk.

İki genç kızın hikâyesi 
Sinem'in kimlik bunalımı adlı hikâyede ailesinin muhafazakâr değerleri ile dış dünyanın uçarı cümbüşü arasında hırpalanan bir genç kız var. "arabesk bir hikâye" adını taşıyan öyküde de bir tekstil atölyesinde çalışan ve "bizim hayatlarımız roman bile olmuyor artık. Türk filmlerinde izlerdik eskiden fabrika kızları ile zengin çocukların aşklarını, hayaller kurardık. Artık o hayalleri bile kuramayacağımız kadar gerçek ve katı bir dünyadayız" diyen işçi kız. Kemal sayar o dünyaları yorumladı.


Ruh karmaşık bir yörüngede seyreder. İnsan kendine güven ile güvensizlik arasında, hayatla uyumla uyumsuzluk terazisinde, yaşadığı iklimi severek ve sevmeyerek, çekip gitme arzusu ile kalıp savaşma azmi sınırlarında, umutla umutsuzluk, bağışlama ve intikam, aidiyet ile ait olamama sarkaçlarında gidip gelir. Ruhun konakladığı ya da bir tarafı seçip ikamet ettiği noktalar, elbette bu duraklarla sınırlı değil. Günümüzde ruhbilimi, yani psikiyatri, var olan kavramlara her gün bir başkasını ekleyerek, bu karmaşık özün ihtiyaçlarına deva olmaya çalışıyor. Dünyada çok sayıda psikiyatrik ekol, açılımlar yaparak çağın, mekânın, coğrafyanın, genetiğin farklılaşan koşullarıyla bir manada sürekli değişen, bir manada da hiç değişmeyen ruhun labirentlerini aydınlatma çabasında.

Batı'da "çocuklar" babalarıyla yani psikiyatrinin babası sayılan Freud'la gönül bağlarını çoktan kopardı ama Türkiye'de psikiyatri hâlâ çoğunlukla bu "Ortodoks" babanın tezlerine ve bu tezin takipçilerine bağlı. Oysa dünyada farklı tezler tartışılmakta; maneviyatı psikiyatrinin içine almak gibi, kültür ve psikiyatri gibi... Türkiye'de bu maneviyat ve kültür ekolünün öncülerinden biri de psikiyatr Kemal Sayar. Selis Yayınları'ndan çıkan Füsun Saka imzalı "Yeter ki Sen İste" adlı psikoterapi öyküleri kitabında türbanlı bir kızın kimlik bunalımıyla, konfeksiyon atölyelerinde çalışan bir işçi kızın öyküsünü anlatan Prof. Dr. Kemal Sayar'la değişen psikiyatri atmosferini ve yeni çağın gençlerini konuştuk.

Dünyada bilime, psikiyatriye post-pozitivist yaklaşımlar öne çıkıyor ama bunun örnekleri Türkiye'de çok yok, daha Ortodoks bir iklim var. Neden? İnsan ruhu ancak multi-disipliner çabalarla ele alınabilir. Sadece bilimcilik yetmiyor. Bilim "nasıl"a dair bir açıklama sunuyor ama "niçin"e dair bir açıklama getiremiyor. "Niçin" için teolojiye, erekbilime ihtiyacımız var. Bunu da bize metafizik bilimler, ilahiyat, din, felsefe sağlayabilir. Felsefesiz bir bilim ve bana sorarsanız, metafizik dünyaya kapılarını kapatmış bir bilim düşünmemek lazım. Pozitivist yönsemeler 30-40 sene önce tarihin çöp sepetine atıldı. Artık biz post-pozitivizmden, post-empirisizmden bahsediyoruz bilim dünyasında. İnsan yaşantılarının, beyninin kimyasını değiştirebildiğini öğrendiğimiz bir çağda yaşıyoruz.

FREUD ARTIK GÜNDEM DIŞI

İnsan yaşantıları beyin kimyasını nasıl değiştiriyor mesela?
Çocukluğunda yeterli anne baba şefkati görememiş çocukların beyninin belli bölgelerinin, anatomik olarak da gelişmediğini öğreniyoruz. Bunlar bence çok büyük buluşlar. Yaşantıyla beyinde birtakım değişiklikler olabildiği bulgusu, insan beyninin her an yeniden şekillenebildiğini, geçmişin travmatik etkilerini ise iz gibi üzerinde taşıdığını gösteriyor. Kendi geçmişinin ve belki de atalarının geçmişinin. Jung buna "Kolektif şuuraltı" diyor. Her zamankinden daha az dogmatik olmamız gereken bir zaman dilimindeyiz. İnsanla ilgili daha bütüncül bir bakış açısına ulaşmak istiyorsak mutlaka farklı disiplinlerden yararlanmalıyız, dokunduğu yere göre bir fil tarif eden âmâlar durumuna düşmemeliyiz. Freud'un pozitivizminin artık günümüz dünyasında çok geçerli olmadığını düşünüyorum. Zaten psikanalizin bugünün bilimsel ölçütleriyle ele alındığı zaman hiç de bilimsel bir paye almayabileceğini, bunun belki sadece bir düşünce ekolü olarak isimlendirilebileceğini söyleyebilirim. Ama bence bir yorumlama çabasıdır ve değerlidir. Bence günümüz insanı bilim adamlarıyla din adamlarının karşılıklı diyaloğuna çok muhtaç. Bu Batı'da yapılıyor. Türkçe'de bir kitap çıktı "Kesişmeler" diye, Dalai Lama ile konuştular.

"Sufi Psikolojisi" diye bir kitap yazdınız. Tasavvuf bizim kökenimizde var, Batı'da da bu tür çalışmalar var ama bizde yok denecek kadar az, neden? 
Türkiye'de maalesef bilimperestliği aşamadık. Biz hâlâ bilimi bütün anlatılar içinde en meşru ve en doğru anlatı olarak kabul ediyoruz. Halbuki bilim de şiir, sanat, felsefe, din gibi hayatı hikâye eden şeylerden bir tanesi. O bizi hakikate daha hızlı ulaştıracak diye bir şey yok. Onun da sınırlamaları, kör noktaları var. Bence bilimin sınırlılıklarının farkına varırsak, bilimci olmazsak, bilimden daha fazla yararlanabileceğiz. Çünkü insanlar sahip oldukları alanın bilgilerini çok fazla mutlaklaştırıyorlar ve neredeyse bir uzman körlüğüne yakalanıyorlar. Ağacı görüyorlar ama ormanı görmüyorlar. Ben bu kitabı bir düşünce egzersizi olarak düşündüm. Teorik bir çabadır bu, elimizde böyle bir hazine var, buraya biraz bakalım demek içindir.

Geçtiğimiz günlerde "Herkes Bunu Konuşuyor" adlı programda Okan Bayülgen bilim adamlarını konuk etmişti. Fizikçi bilim adamı "Dünyanın yaratılışı" dediği için matematikçi bilim adamının hışmına uğradı... 
Bu fanatizm bence. İnsanların başka sesleri, başka anlamları duymaya her zaman ihtiyacı var. Ruhumuzun besini anlamdır ve anlamı sağlayan en önemli kaynaklardan biri de metafiziktir. Bilim bize bu anlamı sağlamıyor. Mekanizmalara açıklama getiriyor ama ruhumuzun o anlam arayışını doyurmuyor.

Bazı insanlar "İçime doğdu, telepati" derler, "normal dışı" deneyimler yaşadıklarını söylerler. Siz bunlara ne diyorsunuz?
Normal popülasyonda, neredeyse yüzde 4 oranında, insanlar ses duyar. Bu onlarda bir hastalık olduğu anlamına gelmez. Her türlü sıra dışı yaşantıyı akıl hastalığı olarak görmememiz lazım. Kişinin sosyal uyumuna, kişisel uyumuna meslek yaşantısına, aile yaşantısına bakmamız gerek.

DOĞU'DA DELİLİK, BİLGELİĞE YAKIN GÖRÜLÜR

Kültürel psikiyatri kavramı nereden çıktı ve neyi amaçlıyor?
Yeryüzünün bütün kültürleri değerlidir. Sadece silahlara ve paraya sahip olduğu için güçlü olan ülkelerde üretilen psikiyatri bize yetmez. Bütün toplumlardaki psikiyatri anlayışlarının bilinmesi, hesaba katılması gerekir. Batı psikiyatrisi içindeki bazı etnosantrik değerlerin, Batı yargılarının da sorgulanması gerekir çünkü bunlar her ülke ve toplum için geçerli değildir. Mesela suçluluk kavramı, doğuştan günahkâr olma duygusu Hıristiyanlık'ta yaygındır ama Müslümanlık'ta yoktur. Bu farklar insanların depresyonlarını çok ciddi bir biçimde etkileyebilir. Ruhsal rahatsızlıklar toplumdan topluma, kültürden kültüre değişiklik gösterebilir, içeriği değişebilir, onlara yaklaşım değişebilir. Mesela daha Doğulu toplumlarda delilik biraz bilgeliğe yakın görülmekte ve bu yüzden de deliliğe daha fazla kıymet verilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü'nün 1973'te yaptığı bir çalışma var; şizofreni hastalığı, üçüncü dünya ülkelerinde çok daha iyi seyrediyor. Oysa Batı'da farklı çünkü kapitalist toplum, üretmeyen insanı toplum dışına itiyor.

TÜRBANLI KIZIN KİMLİK BUNALIMI

Öyküdeki türbanlı genç kız Sinem neden kimlik bunalımında, kendini nereye ait hissediyor? 
Modernliğin getirdiği en önemli patolojilerden biri "yersiz yurtsuzluk". Özellikle gençler fazlasıyla anonimleştiklerini, kimliklerini kaybettiklerini, kendilerini öne çıkaran vasıfları bulamadıklarını söylüyorlar. Dış dünyada çok albenili, cıvıltılı bir şey görüyor. Evlerinin içinde ise kimi zaman otoriter, kimi zaman da gevşek anne babalar var. Otoriter anne babalarla dış dünya cümbüşü arasında seçim yaptığında, hep dış dünya seçeneğini işaretliyor. Türkiye'nin geleneksel aile yapısı da bu dünyaya müsaade etmiyor. Dolayısıyla kabına sığamayan, dışarı çıkmak ve farklı şeyler yaşamak isteyen bir sürü genç var. Bu zaten gençliğin tabiatında olan bir şey. Öyküdeki genç kız, iki kimlik arasında bocalıyor. O topluma gitmek, ailenin verdiği esaret bağlarından kurtulmak ve özneleşmek istiyor fakat özgürleştiği zaman aileyi de kaybedeceğinden korkuyor. Psikolojide ayrımlaşma, bağımsızlaşma önemli bir kavramdır. Bunları çocukların hareketlerinde de görürsünüz; önce bir iki adım atıp yürümeye başlar, sonra hemen geri döner ve annenin kucağına atılırlar. Kimlikler arasında bocalayan, hangi yönü tutacağını bilemeyen ve büyük ıstırap çeken bir genç kızla karşı karşıya kalıyoruz. Bu bence Türkiye'de 2000'li yılların gençlerinin hikâyesi.

TÜKETİM KÜLTÜRÜNÜN AÇTIĞI YARA VE "BEN KUŞAĞI"

Tam olarak nedir o hikâye? 
2000'li yılların gençlerinin hikâyesi tam bir yurtsuzlaşma. 80'li yıllara Amerikalılar "Me Generation" yani "Ben Kuşağı" diyordu çünkü onlar 60'lı yılların böyle bir sosyal motivasyonla hareket eden gençliğine tepki olarak ortaya çıkmıştı. O zaman gençler dünyayı değiştirmek, bazı şeyleri düzeltmek istiyordu. 80'li yıllarla beraber artık dünyayı değiştirmenin beyhude bir şey olduğunu, kendileri için bir şeyler yapmalarını gerektiğini düşünmeye başladılar. Bireyci, kendi anlık hazlarının doyurulmasını esas alan bir gençlik türedi. Türkiye'de 2000'li yılların gençliği ise "Me Generation"ın 20 yıl gecikmeyle yükselişine tanıklık ediyor. Giderek marka bağımlısı, tüketime endekslenmiş, tüketerek mutlu olabileceğine inanan, içsel değerlerden mahrum bir kuşak.

Böyle bir genelleme yapabilir miyiz?
Herkes için böyle değil ama bir kayış var. Bir kısmı uçarı, mutlu, gayet yüzeysel bir biçimde yaşarken, bir kısmı bundan da tatmin olmuyor ve çok ciddi bir içsel boşluk duygusu duyuyor. Bu da kişiler arası ilişkilerde bir tür istikrarsızlık yaratıyor. Bedenine zarar verme, alkol ve madde kullanımı, ölçüsüz, riskli seksüel davranışlar gibi bir dizi zararlı etkinlikle kendini gösteriyor. Bütün dünyada ve Türkiye'de kürtaj yaşı dramatik bir şekilde azalıyor. Çünkü bir şekilde çocuklara, "Ancak kadın ya da erkek olduğun zaman değerlisin" duygusu pompalanıyor. Gençler aidiyet duygusunu hissedemiyorlar. Hayatlarının anlamını nereden sağlayacaklarını bilemiyorlar. Bu çok ciddi bir boşluk duygusuna ve sonunda da yaygın bir kişilik bozukluğuna yol açıyor. Anne baba ile geçirilen saatler giderek daha da azalıyor, televizyon anne babanın yerini alıyor. Çocuklar idealizasyon figürü olarak televizyondaki karakterle özdeşleşiyorlar.

Peki muhafazakâr ailelerin çocuklarında ne oluyor? 
Değerlerin aktarımı iyi bir şey, öncelikle onu söyleyeyim ama bunu yaparken değişen dünyayı da göz önünde tutmamız gerekir. Muazzam bir enformasyon seli var, çocuğun önünden bir sürü görüntü geçiyor. Anne babanın dışarıdaki dünyayı anlayıp onları anne babalıklarına katmada daha esnek olabilmeleri lazım. Muhafazakâr aileler bir doğru belliyorlar ve onu sonuna kadar savunuyorlar. O doğrunun içindeki varyasyonları, nüansları gözden kaçırıyorlar. Örneğin aile çocuğun akşam hava kararmadan eve gelmesinin doğru olduğuna inanıyor fakat sosyalleşmesi için de çocuğun dışarıya gitmesi ve arkadaşlarıyla olması lazım. Aile "Benim kurallarım var, biz atadan dededen böyle gördük" diyerek aynı kuralları uyguladığı zaman, çocuğun sosyalleşmesinin önüne engel koyuyor. Bu çocuğun ruh sağlığına çok uygun değil, onun ihtiyaçlarına ve zamana göre biraz değişim geçirmesi gerekiyor kuralların.

İNSANLARI İNCİTEN ASIL ŞEY ADALETSİZLİK!

İkinci hikâyede tekstil atölyesinde çalışan, varoşta yaşayan bir genç kızdan bahsediyorsunuz. Varoş problemi geçmişte yok muydu?
Hayat şartları insanları bazen depresyona mecbur ediyor. Bunu sadece anti-depresanlarla iyileştiremeyiz. Hayatı daha adil ve güzel kılmamız, koruyucu psikiyatriye önem vermemiz lazım. Bu da politik bir şeydir; sadece ilaçların, doktorların yapabileceği bir şey değildir. Bugün tekstil, kundura atölyelerinde çalışan ve geleceğe baktığında hiçbir ümit kırıntısı görmeyen bir sürü insan var. Başarmak istiyorlar ama bütün imkanları ellerinden alınmış. "Türkiye'de 30 yıl önce insanlar daha mı mutluydu?" derseniz, "Evet" derim. Çünkü oturmuş, kabul edilmiş değerler vardı. Sözgelimi rüşvet almak 40 sene önce daha ayıptı. Bugünün toplumunda adaletsizlik insanların gözüne sokuluyor. Bence insanları inciten şey parasızlıktan çok bu. Kanun tanımayan, dolaşık yollara giren, ahlaki standartlarını düşük tutan insanlar para piramidinin tepesine tırmanırken, dürüst insanlar mağdur ediliyor ve çok daha incinir oluyor.
Facebook
Facebookta Paylaş
Twitter
Twitterda Paylaş
Twitter
E-Posta ile Paylaş
Whatsapp
Whatsappta Paylaş