Kemal Sayar

İnsan ruhu ve zaman - Kemal Sayar

Akademik

İnsan ruhu ve zaman

James Mann dan çeviren Dr. Vedat Bilgiç

ZAMAN: BİLİNÇLİ VE BİLİNÇDIŞI

Zaman ile gerçek arasındaki bağlantı çözülebilir değildir. Kendimizi zamandan soyutlamak için gerçekten kopmamız veya zaman duygusunu yitirmemiz gerekir. Katagorize zaman ölçümü saatlerle ve takvimlerle olur. Var olan zaman ise tecrübe edilmiş içinde yaşanmış olandır. "her 'an' kırk bin yılın meyvesidir,günlere galip gelen dakikalar ölmek için pencereden evin içine uçan sineklere benzer ve 'an'lar ise zamanda açılmış birer penceredir".(Thomas wolfe).T.W zamanın anlamı üzerine duyarlılığı olan tarihteki büyük yazarlardan biridir. St. Augustine bir kişinin varlığını geçmişin hafızası ve geleceğin beklentisi olarak tanımlar. Bu tanımlama var olan şimdiki halin taslağına ihtiyaç duymaz. Psikanalizde, genetik ve adaptif bakış açıları zamanın bu boyutunu yansıtır. A.D. Weisman şunu belirtir: "duygusal gelişimin genetik versiyonu geçmiştir, adaptif bakış açısı ise gelecektir - genetik bakış açısı baştan başa duygusal gelişimin tekrarlayan temalarını tanımanın ve karşılaştırmanın bir yoludur." Zaman ve zamanın subjektif anlamı birbirinden ayrılmaz unsurlardır, onun için tüm hayat hikayeleri ve tüm önemli insan davranışları daima zamana bağlantılıdır.
 
Schecter, üç ile altı yaş arası normal bir çocuk grubunda zaman kavramının gelişimini çalışırken şunu buldu: saati nasıl söyleyebileceklerini öğrendiklerinde, zaman duygusunu kurmada dış faktörler hızla önemli hale geliyor. Bu yaş için öncelik ayrı ayrı seçeneklerle beraber günlük ritim, mevcut olan kişisel deneyim terimiyle tariflenir. Bunlar öncelikle psikolojik işlevleri içerir örneğin; yeme ,uyuma, dışkı çıkarmak ve hoşa giden diğer aktiviteler gibi. Çocuklarla yapılan bütün çalışmalarda mevsimsel zaman, öngörülemeyen ve geniş çeşitlilikleriyle çok az anlaşılabilmiştir.
 
Gözlemcilerin son sözü şöyledir: Çocuklarda zaman konseptinin ortaya çıkması, özel deneyimleriyle çocuğun, kendi ritmik gereksinimleri ve ışık, karanlık, soğuk vb gibi dışsal fiziksel kuvvetlerle dolu dış dünyanın, ve kendi ritmik şablonları olan önemli yetişkinler arasındaki etkileşimin bir sonucudur. Gözlemciler, geçmiş, bugün ve gelecek hissinin, yeterli bir anne-çocuk ilişkisi kadar fiziksel ihtiyaçların doyurulmasını gerektiren bir açlık-besleme-doyma zincirini takip ettiğini öne sürerler.
 
Fisher ve Fisher anababa figürlerinin zaman algısı üzerindeki etkisini inceleyen bir çalışma yapmışlardır. Katılımcıların aynı cinsiyetteki ebeveynini ya da her iki ebeveynini de bilinçdışında oldukça baskın olarak ne kadar çok görürlerse, zaman algılarının o oranda aşırı değerlendirici olduğunu bulmuşlardır. Ayrıca bireyin kendi cinsiyetindeki ebeveyninin bilinçdışında anlayış tarzının, bu ilişkinin kişinin zaman algısı üzerindeki etkisini ne derece etkileyeceği de önemli bir bulgu olarak ortaya çıkmaktadır.
 
Dolayısıyla zaman algısının duygusal belirleyicileri, erken yaşta bakıp büyüten obje ile kaçınılmaz bir şekilde ilişkilidir. Gerçeklik algısının gelişmesi de doğal olarak tamimiyle aynı olaylar zincirini kapsamaktadır. Araştırılan çocukların erken zaman hissini nirvana benzeri bir uykuyla birlikte oral ve anal işlevlerle ilişkilendirilmesi beklenmedik bir şey değildir. Dolayısıyla sonradan kazanılan zaman hissinin geçmişten gelen deneyim, sembol ve fantezilerle dolu olarak kalması bizi şaşırtmamalı. Folklorun bilinçdışı çatışma ve anlamı sık sık karşı karşıya getirdiği gibi sınırlı bir mal olarak zaman da bıyığı ve tırpanıyla 'Baba Zamanı' (Father Time) olarak betimlenir. Sınırsız zaman ve ölümsüzlük de değişmez bir şekilde bir kadın figürü olarak sunulur. Zaman daima gerçeklik ilkesini temsil eder ve uyanma zamanı babayla bağlantılıdır. Haz ilkesinin özellikleri olan birincil süreç ve sonsuzluk ise aksine anneyle bağlantılıdır. Zamanın karşıt değerliliği sınırlı zamanı baba olarak, ölümsüzlüğü ise anne olarak algılamamızda örneklenmiş oluyor.
 
Geçmiş, kişinin bugününün her noktasında aktif varoluşunu bilinçdışında sürdürür. Zaman ve zamanın bilinçdışı anlamı bugünün daimi refakatçılarıdır. Ve her bir bugün dünün, şu anın ve geleceğin bölünmez bir kümesidir. Bilinçdışının sonsuz olma özelliği Freud ve onu takip eden jenerasyonun analistleri tarafından ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Scott bilinçdışının sonsuzluğunun, bilinçdışının kendisinden ziyade her şeye gücü yetme fantezilerinden kaynaklanıp kaynaklanmadığını sorguladı. Her ikisini ayırmak gerçekten çok zor ve belki de gereksizdir. Freud 'New Introductory Lectures on Psychoanalysis' (Psikanaliz Üzerine Giriş Konuşmaları) isimli kitabında şöyle der: "İd' de eksiklikle ya da yoklukla karşılaştırılabilecek hiçbir şey mevcut değildir. Felsefi teoreme bir istisna oluşturan yer ve zamanın bizim zihin hareketlerimizin gerekli formları olduğu gerçeğini büyük bir şaşkınlıka karşılıyoruz. İd' de zaman fikrine karşılık gelen hiçbir şey mevcut değildir ve zamanın geçişi diye bir şey tanınmaz. Felsefi düşüncede en fevkalade ve dikkate alınmayı bekleyen şey de şudur: Zihin süreçlerindeki hiçbir değişiklik zamanın geçmesi yüzünden oluşmamıştır."
 
Zamanın psikolojik anlamı, Marie Bonaparte' nin otuz yıl önce yayınlanan 'Zaman ve Bilinçdışı' adlı güzel çalışmasında ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. İnsanların küçük bir çabayla küçük olmanın işkence verici hissini ve büyümek için duyulan ateşli sabırsızlığı hatırlamalarına rağmen, Marie Bonaparte, popüler ve hatta şiirsel olan küçük olmanın cenneti üzerine durmuştur. Bonaparte , çocukluk dönemine bir vizyon, ve aşırı parlak ve gerçeküstü olan altından bir güneşışığı hissi veren bir hafıza özelliğinden bahsetmektedir. Bonaparte bu durumu, sadece pek çok çocukluk olayının unutulmasına atfetmekle kalmaz, daha çok çocukluk dönemi dünyasında sonsuzluğun hakiki deneyimine atfetmektedir. Psikanaliz altında olan hastalardan bu aynı yoğun hatırlamaları duymak hiç de alışılmadık değildir ve bunun daima anneyle olan yakın vücut temasıyla ilişkili olduğu bulunmuştur. Benim kendi iki analiz hastam, Kaliforniya' da doğmamış olmamalarına rağmen Kaliforniya' yı böyle bir fanteziye dökmüşlerdir. Bir diğeri ise berrak beyaz bir yün imgesini kullandı. Bir zamanlar var olan bir şeye duyulan hasret kuvvetli bir şekilde canlıydı. Bonaparte, ergenlikte hayatın sınırsız bir alana yayılmış gibi geldiğini ve ölümün yokmuş gibi göründüğünü gözlemler. Zamanın bu biçimdeki telakkisi, ergenliğin karakteristik entelektüel ve gerçeklik gelişimiyle karşı karşıya düşer. .Böylece ergenler üzülerek çatışmaya düşerler, çünkü biliyorlarki hayatlarının kesin kararını vermek için uygun sınırlı zamanları var, bundan dolayı bu gelişim sürecindeki karekteristik zıt düşünceler, zaman ile beraber zihin meşkuliyetiyle artar. " Zamana karşı tesir edebilecek hiçbir araç yoktur ama biz yine de deneriz." Bonaparte haz ilkesinin kazandığı ve zamanın artık varolmadığı beş durum tarif eder. (1) Çocukluk hayallerini koruduğumuz ve kendimizi çocukluğun sonsuzluğuna bırakarak zamanı altettiğimiz rüyalar. (2) Masallardaki tümgüçlülük fantazilerinin baskın çıktığı ve gerçeklik ve zamannın fethedildiği gündüz düşleri. (3) Aşk sarhoşluğunun, içinde barındırdığı idealleştirilmiş sevgi nesnesiyle birlikte, sevgilinin, zamanı aşıp, sonsuz aşka inanması ve gerçekliği görmezden gelmesine neden olması. (4) Gerçekliği en aza indirmek veya ortadan kaldırmak için kullanılan ve haz ilkesinin mutlak hakimiyetini sağlayan içki veya uyuşturucu sarhoşluğu. Bonaparte daha o zamanlardan, eroin ve mariuana gibi psikotoksik uyuşturucuların zaman kavramını azalttığı veya ortadan kaldırdığına ve bu uyuşturucuların neden olduğu öforinin(mutluluk hali) zamanın sınırları ve akışından kurtulmanın bir sonucu olduğuna dikkat çekebilmiştir. Bugün mariunanın etkileri üzerine yapılan titiz çalışmalar, maddenin temel etkisinin zaman algısındaki değişkenlikler olduğunu vurgulamaktadır. (5) Aşıkların ve uuuşturucu kullanıcılarının deneyimlediğinden çok da farklı olmayan mistik ecstasy hali. Üçünde de, ama özellikle mistik ecstasy'de sübjektif bir sonsuzluk hissi yansıtılmakta ve buna nesnel bir varoluş atfedilmekte bu da zamanın fethedilmesi anlamına gelmektedir.
 
Eğer zaman kavramını ortadan kaldırılabiliyorsa, zamanın nihai olarak getirdiği ayrılık olan ölüm de ortadan kaldırılabilir. Bugün yaşandığı gibi birinin diğerinden artan bir biçimde yabancılaştığı ve ayrıştığı bir tarih diliminde, zaman kavramını yavaşlatan ve durduran uyuşturucular, şimdinin yalnızlık acısı ile geleceğe ait mutlak yalnızlık tehdidinin acısını hafifletmektedir. Örneğin, başka bir şehirde yaşayan annesine güçlü ambivalent(çelişik) bağlarla bağlanmış ve hiç evlenmemiş bir adam, analize devam ettiği bir dönemde, arkadaşları olan bir çift tarafından Şükran Günü yemeğine davet edilmiş. Yemekten önce herkes marijuanayla kafayı bulmuş. Bu kişi o akşamın genel atmosferinin gayet sıcak ve rahat olduğunu belirtmiş, genel olarak gayet iyi vakit geçirdiğini hatırlamıştı. Ancak zaman çok fazla yavaş geçmişti. "Herşey sanki sonsuza dek sürecek gibiydi. Zaman inanılmaz biçimde uzadı" Çiftin kadın olanını çok şefkatli, kadınsı, iyi bir ahçı olarak tarif etmiş ve şöyle eklemişti: "Sanki zamanın dışında bir jenerasyon gibiydi". Demek istiyordu ki hazırladığı akşam yemeği tam annesinin hazırlayacağı türdendi. Dolayısıyla uyuşturucunun etkisi sonsuzluk hissini alevlendirmişti ki bu da iyi olan şeylerin anneden alınmasıyla bağlantılı bir histi.
 
Halusinojenlerin yeni bir din olarak kullanımı konusunda Alpert adıyla bir süre Leary'nin meslektaşlığını yapan Baba Ram Dass,şimdi aynı amaca uyuşturucular olmadan ulaşıyor. Third Noble Truth of Buddha'da insanın bağlılık ve arzularından vazgeçip doğum, ölüm, ve acıya son vermesi gerektiğini söylüyor.
 
Seni kıskıvrak yakalayan şeyi tümüyle sonlandır. 
Şayet bu içinde bulunduğum Zaman-mekana bağlı olmazsam
Farkındalığımı vücudumdan kurtarabilir ve
Her şeyle bir haline gelebilirim.
Kutsal Anayla
Bütünleşebilirim.
 
Zaman mefhumu egoya kendi varoluşunu kanıtlama işlevi görürken, geçmiş zamanın ve anıların varlığı da ego tarafından zamansızlık illüzyonu yaratmakta kullanılabilir. Zaman algısı daima gerçeklik ve onun sınırları ile yüzleşme anlamına geldiğiden hafıza, her geçmiş olayı şimdinin olayıymış gibi göstermeye ve bu yolla zamanı sıfıra indirme ve yeni hayata sihirli bir tümgüçlülük kazandırmaya yarar. Zamanın geçişi ayrılma dönemini semboliza eder. Ayın evrelerini ve benzer olguları gözlemek, bu kaygıya dayanır. "Zamansızlık, anne ve bebeğinin sonsuza dek birleşmesi fantezisidir. Takvim, ayrışma kaygısının somutlaşmış halidir." Zaman hakkında çelişik hisler, ona atfedilen ortak özelliklerde de görülür: öğretmen olarak zaman, tedavi eden olarak zaman, arkadaş olarak zaman.
 
Bütün bunlar, bütün insanların bilindışında varolan bir zamansılık mefhumun varolduğuna net bir kanıt teşkil etmektedir. Daha kaydadeğer bir şekilde ifade etmek gerekirse, hiçkimse kendisinin yaşlandığına inanmaz. Sağlığımız yerindeyken yaşlılığın yaklaştığını deneyimlemeyiz. Yaşlanma sürecinin etkilerini algılarız ve içimizden yaşlandığımızın farkındayızdır. Zamansızlık, sonsuzluk arayışı Zamanın yaşlı bir adam olarak, Ölümün ise gülümseyen bir iskelet olarak resmedilişinde dramatik olarak vurgulanmaktadır. Yokoluştan kaçmak için zamanı yok sayarız.
 
Winnicot depresif durumu bebeğin sağlıklı gelişiminde, sütten kesilme döneminde, normal bir aşama olarak, düşünür. Bu durum, bebeğin birşeylerden vazgeçmeye ve nesneleri uzaklaştırabilmesiyle başlar. Winnicot'un eklediği önemli bir nokta da bu normal depresif durumu zaman mefhumunun gelişimine bağlamasıdır. Bu gelişim bebek için, gerçek ve fantazi arasındaki farkı anlaması için önkoşuldur. Bu normal aşamayı tamamlamış birey için, kayba gösterilen tepki yas ve üzüntüdür. Ayrıca, depresif konum, içselleştirilmiş kişisel denge ve zenginliğin yanı sıra, sevgi nesnelerinin iyi hatıraları ile birlikte ortaya çıkar. Bunlar, çevresel destek olmaksızın, kaybın tahammül edilebilmesini sağlar.
 
Son yıllarda, geçmişe oranla, ölen hastalar, onların duyguları ve düşünceleri, onların ailelerinin ve yakınlarının duygu ve düşünceleri daha fazla incelenmeye başlandı. Hasta ve hasta yakınları arasındaki etkileşim ve yüzleşilmesi gereken zaman sınırı, hastaya daha fazla ya da daha az onur ve huzur sağlıyor. Eissler, ölümü yoğun bir şekilde çalışan ilk araştırmacılardan biriydi ve zaman ve ölüm ilişkisinin, kişinin özne deneyimi üzerinde çok etkili olduğunu ve zamanın önemini vurgulamıştı. Saatle ölçülen fiziksel zamanın özelliği ikincil derecede önemli iken, Weisman'ın bahsettiği yaş, duygu durumu ve diğer faktörler (gerçeklik hissindeki kalitatif dalgalanmalar, kişisel aktivitedeki dalgalanmalar, algılamadaki devamsızlıklar, cinsel istekteki artış ya da azalış) psikolojik zaman kavramı ile ilintilidir. Çocuk için ertesi gün uzak gelecekteki bir kavram gibi gözükürken, yetişkin biri için gelecek hafta çok yakın bir zaman gibi algılanabilir. Yaşlı olanlar için gelecek zaman diye bir kavram yoktur, ancak savunma mekanizmalarından reddetme sonucu bu gerçeklik göz ardı edilebilir.
 
Hem Eissler, hem Winnicot, zaman kavramının, kişilik gelişiminde önemli bir rol oynadığını belirtirler. Burada bir tezat yoktur. Winnicot, yaşanan devamlı kayıpların tahammülü için zamanın gelişimini çok önemli tutar. Eissler de gerçeklik ve zaman arasındaki ayrılmaz bütünlüğün, kişinin aklındaki zamansız cennet kavramını bozduğunu ve zaman kavramının takdirinin ölüm bilincini ortaya çıkardığını anlatır.
 
Eissler'e göre toplumun duygusal alana, kişinin vücuduna karşı tutumuna, ölüm kavramına be başka kavramlara olan etkisi, zamanın deneyimlenmesi üzerine karakteristik bir damga bırakmaktadır. Tabi ki, bu konunun kanıtları Eissler'in ifadesinden on beş yıl sonra daha kesin bir şekilde takdir edilmektedir. Biz tarihsel bir dönemde yaşıyoruz ve bu dönemde zaman ve zamanın deneyimlenmesi parçalanmış durumdadır.Biz artık büyük sosyal değişimleri nesiller üzerinden değil, birkaç yıl üzerinden ölçüyoruz. Uydu iletişimi sayesinde uzay ve zamanın fethi, tüm dünyadaki ve hatta başka gezegenlerdeki görsel olayların kolayca erişimi zamanın deneyimlenmesini değiştiriyor ve hatta zaman büzülüyor. Zaman biz ne olup bittiğini anlamadan hızla geçiyor.
 
Tüm iletişim yöntemleri şu anda soluk almadan hızla ilerliyor, tüm araçlar hızla hareket ediyor ve değişim süratle oluşuyor. Bu durumun yarattığı geçicilik, dengesizlik ve yakalanamayan hız hissi ise baskıcı ve her şeye gücü yeten bir zaman kavram içinde görülüyor. Zaman sınırlı psikoterapi, zamanın bu kadar hızla aktığı bir dönemde uygun bir yöntem olarak ortaya çıkıyor. İstediğimizi almak ya da düşünmek için az zamanımız kaldığını hissetmeden edemiyoruz. Zamanın sürati ölüm kavramını her ne kadar daha erişilebilir yapıyorsa bile, ölüm fazlasıyla kabul edilemez bir hale geliyor. Tıbbın ölümü tamamen ortadan kaldırmasını istiyoruz. Hem hızlı iyileşme, hem de hızlı değişim talep ediyoruz. Zamanın görülen etkilerini reddediyoruz. Böylece yaşlı insanlar için genç kıyafet modası, bolca kozmetik ürünleri, plastik cerrahinin yaygın kullanımı, saç boyası ve perukların popülaritesi hem kadınlar hem de erkekler için ortaya çıkıyor.Zamanı yavaşlatma çabalarına örnek olarak Sears'ın yeni çıkan sayısı ve elli yıl evvel çıkan Roebuck katalogunun en fazla satanlar listesine girmesi gösterilebilir.Bu nostalji kendini geçmişe geri dönme isteği, geçmişi şimdiye taşıma isteği ve çocukluğun getirdiği mutlak kudret hissini yeniden kazanma isteği ile kendini en derin seviyede gösteriyor. "her insanın kalbinde zaman korkusu yatıyor."
 
Tüm kısa süreli psikoterapiler, terapistleri bilse de, bilmese de, kişinin içindeki zaman korkusunu canlandırır. Çeşitli kısa süreli psikoterapiler arasında nasıl farklar olursa olsun, hepsinin ortak özelliği zamanın belirgin ve kesin bir şekilde sınırlı olduğudur. Fakat, bilinç altındaki psişik süreçlerin kişinin gelişimine ve şimdiki hayatına olan etkisi kısa süreli terapilerde yoğun bir şekilde vurgulanırken, hasta ve terapistin zaman kavramına yüklediği öznel ve nesnel anlamlara ya çok az dikkat ediliyor ya da hiç dikkat edilmiyor.
 
Psikanaliz ve psikoterapinin öncüleri içerisinde, sadece Otto Rank zaman kavramına dikkat çekti ve bunu terapilerinde kullandı. Ona göre hasta her zaman terapinin bir gün biteceğinin farkındadır ve ayrıca her seans hasta "anne fiksasyonu"nu ve bu fiksasyonun şiddetininin bir minyatürünü, bu sorunun üstesinden gelene kadar terapiye getirir.
 
Otto Rank bir altbilgide, hastaların, gebelik süresine benzer, dolayısıyla 7 aydan 10 aya değişen bir sonlanma dönemi seçtiklerini ve bu seçimin aslında hastanın kendi doğumuna karşılık geldiğini ekler. Rank doğum travmasının sonraki tüm insan gelişimi ve deneyiminde merkezi bir yerde durduğuna inandığından şimdiye kadar onun yaklaşımı bir hayli kendine hastı ve şu an da oldukça az sayıda terapist onun düşüncelerini kullanmaya ve geliştirmeye devam etmektedir. Ayrıca, onun 'zaman' kavramı her ne kadar psikanalizdeki ve herhangi bir psikoterapideki sonlanma sürecindeki zorluklar ve karmaşıklıklar açısından önemli olsa da kısıtlı bir kavram olarak kalmıştır. Tedavinin başından itibaren, değişmez bir sabit olan zamanın sınırlılığı ve sonuç olarak ortaya çıkan bilinçaltı dinamik olayları serisi sadece hastayı tedavi etmek için bir rehber olarak hizmet etmez, aynı zamanda zamanın etkilerini ve anlamını koordine etmek ve çalışmak için de bir olanak sağlar. Bu sayede en azından zaman korkusunun bazı tarafları ortadan kaldırılabilir veya aza indirgenebilir. Kısa formlu hiç bir psikoterapi duygusal bozuklukların tedavisine hiç bu duruştan yaklaşmaz. Ölmekte olan bir hastanın insanın yönlendirilmesindeki önemli problemlerden biri ölümün tüm bakımvericiler, profesyoneller, aile, akrabalar ve arkadaşlar tarafından inkarıdır.
 
Psikoterapinin kısa formlarında zamana temel önem verilmemesindeki başarısızlığı anlamanın bir yolu terapistlerin kendilerinin zamanın dehşetini inkar etme arzularında yatar. Varolan zamanda sadece bir tane 'şimdi' olduğundan, hastanın mevcut sorunu ne olursa olsun, bu sorun sımsıkıya hastanın iç dünyasında sürekli devam eden; en uzak geçmişe ve en görülemez geleceğe genişleyen olaylara bağlıdır. Bu olaylar 'şimdi' gibi hissedilir. Geçmişte gerçekleşen tüm olaylar aslında bu anlamda çok önemli değildir; sadece zaman içinde devam edenler ve yine zamandan ayrılamaz olanlar önemlidir. Zaman sınırı olan herhangi bir psikoterapi bir yandan her insanda varolan ebediyet, sonsuz zaman, ölümlülük ve çocukluk döneminin mutlak kudret fantazileri arasındaki çatışmayı, diğer yandan zaman, sonu olan zaman, gerçeklik ve ölüm arasındaki çatışmayı alevlendirir. Bilinçaltının istekleri zamandan bağımsızdır ve zamanın sınırlı olduğu bir yardım talebine de hemen karşı çıkar. Bu yüzden, herhangi bir zaman-sınırlı psikoterapi hem çocuk zamanına hem de yetişkin zamanına hitap eder. Bu en azından çatışan güçlü tepkilere, karşılıklara, çoğunlukla da çatışan beklentilere yol açar. Zamanın süresine dair ne kadar büyük bir belirsizlik olursa, çocuk zamanının bilinçaltı istek ve beklentilerine o kadar büyük bir etkisi olur. Zamanın müddeti ne kadar belirli olursa, çocuk zamanı o kadar hızlı ve uygun bir şekilde gerçeklikle ve yapılacak işle yüzleşir. Herhangi bir dinamik psikoterapide zamanın huzursuz gardiyanları her zaman tetiktedir. Bu önlenemez bir şeydir. Tedavideki sonlanma gün yüzüne çıkmadıkça, bizler de bu konuya önem vermeme eyilimindeyizdir. Bu noktada, hem hasta hem de terapist belirsizliklerin ve dirençlerin zorla içeri girmesine izin verir. Eğer sınırlı müddeti olan psikoterapiye girişiyorsak, işe hastanın bulunduğu yerden başlamak akıllıca olacaktır. Yani, hasta, yardım için ayrılan sürenin sınırlı olduğunu öğrenir öğrenmez, çocukluk döneminin sihirli, ebedi ve mutlak kudretli fantazilerine faal bir şekilde maruz kalır ve 'şimdi' yaşadığı bunlardan tedaviye dair beklentileri doğar. Gerçek-gerçekdışı ve bilinç-bilinçaltı 'şimdi'sinin anlamına bağlı kalarak, biz buradan tedavinin kendisini göz önünde bulundurmaya geçeriz.
 
James Mann'ın Time-limited psychotherapy adlı kitabından….
Görüntüleme Sayısı : 2505
Kemal Sayar Kemal Sayar Valid CSS!
Copyright © 2013-2017 Kemal Sayar Tüm hakları saklıdır. © Web Tasarım