Kemal Sayar

Zamanımız narsisizm çağı

Basında Biz

Zamanımız Narsisizm Çağı

Şule Türker - 12.08.2012

“Hüzün bize hayatın kırılganlığını, dünyanın faniliğini, şeylerin gelip geçiciliğini öğreten görkemli bir misafirdir”...
 
Bu söz “Psikiyatri” denilince akla gelen isimlerden birisi olan Prof. Kemal Sayar’a ait... Sayar, hüznü “misafir” olarak kabul edip, yaşamak gerektiğini söylüyor
 
Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Sayar, Timaş Yayınları’ndan çıkan “Hüzün Hastalığı” adlı kitabında da, hüznün “insan olmanın ayrılmaz bir parçası” olduğunun altını çiziyor...
Sayar, modern zamanlarla birlikte insanların “kolay incinir, kolay şikayet eder” hale geldiğini, çoğunlukla hayatındaki olumsuzlukları antidepresanla “def etme” yolunu seçtiğini belirtiyor.
 
Sıradan bir hal olan keyifsizliğin “minör depresyon” adıyla anılıp ilaç tedavisi önerilebildiğini söylüyorsunuz. Bu durumdan, depresyon şikayetiyle psikolog ya da psikiyatristlere gidenlere boş yere ilaç tedavisi veriliyor sonucunu mu çıkartmalıyız?
Bazen evet, çoğu zaman hayır. Bu durum klinisyenin hastasının içinde bulunduğu sosyal bağlamı ne ölçüde dikkate aldığına bağlı.
Sıradan moral bozukluğu ve keyifsizliğin veya günlük hayatın içinde karşılaşabileceğimiz hüzün hallerinin, klinik depresyondan ayırt edilmesi gerekir. Ancak modern psikiyatri içinde, doğal ve gayet insani durumları da hastalık haline dönüştüren bir bakış açısıyla karşılaşabiliyoruz. Politik şiddet mağduru veya işsiz bir insana depresyon tanısı koymadan önce kırk defa düşünmek gerekir. Kimsenin işsizliğe neşeli bir tepki vermesi beklenemez.
 
Çoğumuz hüznü hayatımıza sokmamaya çalışıyoruz. Siz ise hüznün yaşanması gerektiğini savunuyorsunuz, neden?
 
Hayatı daha duyarlı yaşamak için hüznü bilmek gerek. Hayatı hep uçarı bir neşe içinde yaşamak, bizi başkalarının acılarını hissetmek sorumluluğundan kurtarıyor. Zamanımız, narsisizm veya “gemisini kurtaran kaptan” çağı. Sadece kendi küçük menfaatlerimizi kovaladığımız bir hayat, bana sorarsanız beyhudedir. Hüzün bize, ötekinin acısını ve varoluşa gizlenmiş o büyük acı ve endişeyi yakından görme fırsatı verir. Hüzünle birlikte egomuza sınır çizmeyi öğreniriz. Tevazuyu, ötekinin haliyle hallenmeyi öğreniriz. Hüzün bize bu dünyada kendi benliklerimizi aşan, çok daha önemli meselelerin olduğunu fısıldar
 
“Modern zamanlar tahammül duygusunu alıp götürdü. Toplumda neyin ne olduğuna uzmanlar karar veriyorlar ve onlar ızdırabın defedilmesi gereken bir şey olduğunu söylüyorlar” diyorsunuz. Bu meslektaşlarınıza bir eleştiri mi aynı zamanda?
Bu sözler, ABD kaynaklı kurulu psikiyatrik düzene eleştiri. Şükür ki kendi içinden eleştirisini de çıkarabilen bir tıp dalında çalışıyorum. Modern zamanlarla birlikte incinebilirlik çok öne çıktı. İnsanların bir yüzyıl önce kolaylıkla göğüs gerdikleri zorluklar, bugün kolaylıkla travma bahsinde ele alınıyor. Sadece yirmi yıl içinde bile Batı gazetelerinde “travma” sözcüğünün kullanımında sıçrama tarzında bir artış var. Kolay inciniyor, kolay şikayet ediyoruz
Oysa aynı zorluk derecesine maruz kalan insanların bir bölümü hiç duygusal sıkıntı yaşamayabiliyorken, kimileri de kolaylıkla ruhsal sıkıntılara yakalanabiliyor. Psikiyatri bakışını biraz da insanın içindeki mukavemet unsurlarına çevirmeli. Bizi ne ayakta tutuyor? Zorluklara direnmemizi sağlayan şeyler nelerdir? İnsanın içindeki olumlu tarafı da mercek altına alabilmeliyiz. Zira bize başvuran insanların bir kısmı kendi kuvvet noktalarını hiç göremeyip, zaaflarını mutlaklaştıran insanlar.
 
 
Depresyon insanı kör kuyularda merdivensiz bırakır
 
Depresyon şikayetiyle gelen danışanlarınıza nasıl yol gösteriyorsunuz?
 
Bakın belirtileri değerlendirerek oradan bir tanıya ulaşmak ve var olan durumu bir tanı kategorisiyle etiketlemek, mesleğimizin en kolay tarafı. Zor olan, o belirtinin neden o gün orada olduğunu anlamak. Psikiyatrın öncelikli ödevi anlamaktır. Bize başvuran insanların anlam dünyasını, onları nesneleştirmeden, olabildiğince tarafsız ve duyarlı bir biçimde keşfetmektir. 
 
 
Hüzünle depresyon arasındaki farkı nedir?
 
Depresyonda insanı hayata karşı tamamen körleştiren, felç eden bir taraf var. Depresyon insanı işlevsiz bırakıyor. Oysa hüznün içinde, kendine mahsus bir enerji var. Hüzünlü insan yeni duyuşlarla, yeni düşüncelerle temas edebilir, depresyon ise insanı hissiz, bomboş, “kör kuyularda merdivensiz” bırakır.
 
Ruhsal durumu karşılaştığı olaylar karşısında kötüleyenler ne yapmalı? 
Elbette hiç düşünmeksizin yardım istemeli. Ama hayatımızdaki tüm olumsuzlukları bir hapla defetme kolaycılığından da kaçmalıyız. Depresyon tedavisi yerli yerince yapılırsa hayatlar kurtarır, ancak yersiz antidepresan kullanımıyla da insanlar hayata ve çevrelerine yabancılaşabilir, hissizleşebilir. 
 
Psikiyatr veya psikologa gidenlerin sayısındaki artışı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hasta sayılarındaki artış, modern toplumun insanı yalnızlaştıran, yabancılaştıran ve toplumsal bağları çözen yapısıyla yakından ilgili. İnsanın etrafında onu kollayan eşi dostu varsa, ruhsal sıkıntı riski çok azalıyor. Modern çağda bireyciliğin öne çıkışıyla birlikte, toplumsal destek sistemleri geriliyor. Artık mahallenin sevgilisi olan meczuplarımız yok.
 
Televizyon insanların afyonu 
 
Çoğunluk “yalancı normallik” mi yaşıyor?
Popüler TV kültürü insanları afyonluyor ve onları bir örnekleştiriyor. TV dizilerindeki karakterlerin sözleriyle konuşan yüzlerce insan görüyorum. 
 
“Televizyonun bir hayal üretme cihazı olarak, yitirilmiş sahici hayallerin yerine sentetikleri koydu” diyorsunuz. Giderek daha çok TV bağımlısı oluyoruz. Bu durum ruh dünyamızı nasıl etkiliyor? 
TV başında geçirilen saatler arttıkça depresyon olasılığı da artıyor. TV ve sanal ortamlar, insanların gerçek dünyadan kaçış fantezilerine hizmet ediyor. Ama gerçek hayat orada bekliyor ve sanal ile gerçek arasında bocalayan mutsuz insanlar ortaya çıkıyor.
 
Bu durumda TV izlememek mi gerekiyor?
Seçerek, dikkatli bir biçimde izlemeliyiz. Aileler TV başında geçirdikleri saatler yüzünden nerdeyse birbirleri ile konuşmayı unutur hale geldi. TV yerine eş dost toplantılarını, kitap okuma saatlerini, hayatla organik bir alışveriş içinde olduğumuz saatleri koyabilirsek, daha neşeli ve canlı insanlar oluruz.
 
Bölgeden dönenlerde travma sonrası stres bozukluğu var
 
Son dönemde artan terör olayları ve şehit haberleri toplumun ruh sağlığını nasıl etkiliyor? 
İnsanlar bu haber ve görüntüler karşısında büyük bir gerginlik hissediyor ve bir şey yapamamanın çaresizliği ile öfkeleniyorlar. Daha endişeli, daha öfkeli bir toplum haline geliyoruz. Terör, hiçbir kural, ahlak ve mukaddesat tanımadığını kutsal Ramazan ayını kana bulayarak gösterdi. Sağduyulu insanın terörist zihniyet ile bölge insanı arasındaki ayrımı yapabilmesi gerekir. 
 
 
Bölgede görev yapan askerler, çatışmalara girenler, yanlarındaki arkadaşlarını kaybedenler, sivil hayata döndüklerinde kolaylıkla adapte olabilirler mi? 
Hayır olamıyorlar. Travma sonrası stres bozukluğu belirtilerini yoğun olarak yaşıyorlar. Kabuslar, donuklaşma, en ufak seste irkilme... Özellikle beklenmedik bir zamanda çatışma yaşamış insanlarda daha fazla. Çatışmaya katıldıktan sonra günlük hayata uyum sağlamakta zorlanan çok sayıda insanla karşılaştım.
 
‘Sosyal adaletsizliğe çözüm olarak koruyucu ruh sağlığı tedbirleri alınmalı’
 
 
“Bir psikiyatristin ofisi memleketin umum manzarasını aksettiren ayna gibidir” görüşünden hareketle, Türkiye’nin şu andaki durumunu nasıl tarif edersiniz? 
 
Türkiye hoyratlaşıyor. Meşrep, dünya görüşü, sosyal sınıf ayırt etmeksizin insanlar bencilleşiyor ve sadece kendi klanının çıkarlarını savunan ben merkezci kişilikler türüyor. Çocuklarımızın ruhlarını içine soktuğumuz rekabete dayalı eğitim sisteminde eziyoruz. Sosyal adaletsizlik, toplumu içten içe zehirliyor. Aile yapısı aşınıyor, yara alıyor. O yüzden koruyucu ruh sağlığı tedbirleri alınmalı.
 
Nedir bu tedbirler?
Psikolojik destek hizmetleri yaygınlaştırılabilir. İnsanlar günümüzde işitilmek istiyor ve maalesef psikoterapi pahalı bir hizmet. Psikoterapinin daha geniş halk kesimlerine ücretsiz veya düşük ücretli ulaştırılması gerekir. Tuzla’da geçtiğimiz belediye döneminde böyle bir projenin liderliğini yürüttüm. Beş bine yakın terapi görüşmesi yapıldı ve insanlar bu hizmeti belediyenin himayesinde ücretsiz aldılar. Ama en başta topluma sinen şiddet, bencillik ve hoyratlığın tedavi edilmesi gerekir. Bunun için de insanı ve insana saygıyı esas alan, merhamet ve adalet eksenli, yeni bir toplumsal zihniyet oluşmalı. 
 
Duygularımızı ifade edemediğimizi söylüyorsunuz, bunun nedeni nedir?Şark, biraz da duyguları dile dökmeden söylemenin yeridir. Duyguların açık ifadesi bizimki gibi toplumlarda ayıp kabul edilebiliyor. 
 
Delilik bir tür protestodur bence
 
“Geleneksel toplumlarda deliler toplum içinde ayakta tutulurlardı, horlanmazlardı. Modern toplumlarda itilip kakılıyorlar” diyorsunuz... 
Sokaktaki şizofreni hastasından mı korkmalıyız, yoksa dünyayı kan gölüne çeviren gözü dönmüş neo evangelistlerden mi? Dünya kollektif bir deliliğin akıl tutulmasında yaşarken, kendisinden başkasına zararı olmayan bir "delilik", bana bir tür protesto gibi görünüyor. "Sizin yalancı normalliğinize kanmıyorum" der gibi. Kapitalist ekonomi ve şehirleşmenin şizofreni hastalığının seyrini olumsuz yönde etkilediğini bugün iki büyük çalışmadan biliyoruz. Modern toplumda ruhsal rahatsızlığı dışlayan ve toplumun dışına iten tavırlar, bu rahatsızlıkların kronikleşmesine yol açıyor.
 
 
Haber: ŞULE TÜRKER
Görüntüleme Sayısı : 3024
Kemal Sayar Kemal Sayar Valid CSS!
Copyright © 2013-2017 Kemal Sayar Tüm hakları saklıdır. © Web Tasarım