Kemal Sayar

Yakın ilişkilerin ölümü - Kemal Sayar

Bilimsel Yayın

Yakın ilişkilerin ölümü

Martin Jacques, Eylül 2004, The Guardian Bencil, piyasa merkezli toplum insanlığımızı öldürüyor

Toplumumuzda 'değişim'in 'ilerleme' ile anlamlı kullanımı neredeyse genel geçer bir kural haline geldi. Bu kullanımın birçok insanın kabul ettiği ve hayatını ona göre düzenlediği bir felsefe olmasıyla beraber, şu anki hükümet de bu içerikte mesajlar vermeye başladı. Bu durum, tabii ki, mantık dışı. Değişim her zaman olumlu sonuçlar doğurmaz. Ve son araştırmalar gösteriyor ki, bizler hayatımızdan eskiden olduğu kadar memnun değiliz .Bu bulgu batı toplumunun kalbine işleyen derin bir bunalıma, sıkıntıya işaret etmektedir. Araştırma sonuçları hiç de şaşırtıcı değil. İnsan olmanın ne demek olduğu ve insan olmak için gerekli koşulların neler olduğu ile ilgili fikirler erozyona uğramakta, silinip gitmektedir. Artık eskisi kadar mutlu hissetmemizin sebebi ise, mutluluğumuzun temeli olan, en samimi (yakın) ilişkilerimizin ürünü olarak ortaya çıkan -özellikle de ailevi -'samimiyet'imizin [yakın ilişki kurma yeteneğimizin] mütemadiyen azalmasıdır. Bu bağlamda, üç yönelim(eğilim) toplum yapımızı değiştirmektedir.
 
İlk olarak, bireyciliğin artışı… 60larda ortaya çıkan bu artış kişinin kendisini tüm çıkarların merkezi olarak algılamasını sağlamış, kişi kendisi için evrensel bir referans noktası haline gelmiştir. Kişinin bireysel ihtiyaçları artık her eylemi meşrulaştıran bir niteliktedir. Yaşadığımız çağın adı bencillik çağıdır. İkinci eğilim ise, pazarın toplumun tüm katmanlarına işlemesi yönündedir. Her şeyin pazara ait kılınması, toplumumuzu ve bu toplumun içinde yaşayan her bir bireyi katı bir rekabetin içine sürüklemiştir. Pazar mantığı artık evrenseldir, bu ideoloji artık sadece neoliberallerin değildir, hepimizindir; kullandığımız ölçütler işimizin ya da alışverişimizin sınırlarını aşmış, benliğimizin ve yakın ilişkilerimizin alanlarına da sızmıştır. Pazar devrimini dillendiren kâhinler, bu durumun barındırdığı çelişkiyi fark etmemiş değildir. Asıl gerçek çok daha derin ve sinsidr; insan olmanın ne demek olduğu artık sorgulanmamaktadır. Bireye duyulan inanç, pazar adlı kutsal kitapla örülmüş ve hayat dokumuzun yerini almıştır. Yaşadığımız toplumun adı benlik- Pazar(ego-market) toplumudur. Üçüncü yönelim özel alanlarımızı daraltan, kişisel zaman kavramını yok eden, yaşama hızımızı artıran iletişim teknolojileri, yani internet ve cep telefonlarıdır. Evet, hala sosyal hayvanlar olarak yaşıyoruz, eskiden olduğundan sayıca daha fazla ilişki içindeyiz: kafe kültürü modern 'eğlence' toplumunun yeni sembolü halinde. Fakat nicelik, nitelik demek değildir. İlişkilerimiz daha kozmopolit olabilir ama aynı zamanda çok daha geçici, kısa ömürlüdür.
 
Sosyal hayatımız doğasıyla hiç de uyumlu olmayan bir şekilde pazarın ritmini ve özelliklerini yansıtmaya ve taklit etmeye başlamıştır. Ve bu arada, hayat boyu sürebileceğini varsaydığımız ailevi ilişkiler de gitgide zayıflamakta, aile kurumu gücünü yitirmektedir. Geniş aileler artık sıra dışı bir konumdadırlar, çekirdek aileler çok daha küçülmekte, ömürleri kısalmaktadır. Evliliklerin yarısı boşanma ile sonuçlanmakta, aileler okul öncesi çağındaki çocuklarıyla çok daha az vakit geçirmektedirler. Samimi ilişkilerin temeli ebeveynlerin kendi aralarında ve çocuklarla olan ilişkilerinden beslenerek ailede atılmaktadır. Yakınlık, samimiyet, zamana ve sürekliliğe bağlı bir değişkendir. Karşılıksız ve koşulsuzdur. Güven duygusuna dayanır. Sonuç olarak, piyasa(pazar) tarafından geliştirilen değerlerin bir anti tezidir. Yeni egemen değerler mevcut yakın ilişkilerimizi de zedelemektedir. Cinsel yaşamı ve aşkı değerlendirmede bile, tüketim toplumunun ölçütlerini- yani çeşitlilik, yenilik ve harcanabilirlik- kullanmaya yönelik güçlü bir eğilim vardır. Seri tek eşlilik artık bir hayat tarzı haline gelmiştir. Cinsellik artık gazete makalelerinde yer bulan statü sahibi bir olgu ve bu durumda hiç de ilginç olmayan bir şekilde, vücuttan çok ruha ait olan aşk, iyice içinden çıkılmaz bir karmaşa haline geldi.
 
Bizi meşgul etmesi gereken asıl konu, anne-baba ve çocuk arasındaki ilişkilerin yıpranmasıdır. Sonuç olarak, bu ilişkiler diğer tüm ilişkilerin temelini oluşturur. Güvenlik, benlik hissimizin, duygularımızın, sevme ve ilgi gösterme yeteneğimizin, konuşma ve dinleme becerimizin oluştuğu yer burasıdır. İnsan olmayı öğrendiğimiz yer burasıdır. Özellikle de anne-çocuk ilişkisinin dinamikleri pazar(piyasa) kanunları ile taban tabana bir zıtlık içindedir. Bu dinamikler eşitsizlik ilkesine dayanır, fedakârlık karşısında karşı taraftan hiçbir karşılık beklenmemektedir. Hatta tam tersine, çocuğun verebileceği tek karşılık yine annenin karşılıksız vereceği sevgi ve fedakârlık aracılığı ile mümkün olabilir. Fakat bu en değerli ilişkinin bile temelleri sarsılmaktadır. Kadınlar da erkeklerle eşdeğer bir şekilde iş gücü piyasasına çekildikçe, zaman kıtlığına maruz kalırlar. Bu zaman kıtlığı aile, özellikle de çocuklar için önemli sonuçlar doğurur. Doğum oranları tarihe geçecek şekilde düşmüştür. En temel insani işlevlerden biri olan üreme bile benlik- pazar(ego-market) toplumu tarafından kuşatılmıştır. Çiftler ebeveyn olmanın kaçınılmaz 'fedakarlık'larına -zaman kaybı, gelir düşüşü, artan baskı gibi…- gönülsüz yaklaşmaktadır. Aileler çocuklarıyla artık çok daha az zaman geçirmekteler. Bunun etkileri okullarda görülmeye başladı bile. Geçen yıl hükümet kaynaklı Basic Skills Agency tarafından yayımlanan bir araştırmada, öğretmenler çocukların okula başladıklarında diğerleri tarafından anlaşılabilir bir şekilde konuşamadıklarını, basit komutlara tepki veremediklerini, isimlerini tanıyamadıklarını, hatta 5 e kadar bile saymaktan aciz olduklarını belirtmişler. Kendi ihtiyaçlarımızı karşılamak adına, çocuklarımızı ihmal ediyoruz. Onlara ayırmamız gereken zamanı onlar için yaptığımız maddi harcamalarla değiştirmeye ve onların dikkatini bilgisayar oyunları gibi dış uyarıcılara çekmeye çalışıyoruz. Ve bu sorun tüm toplumsal sınıflarda göze çarpıyor. Burada kusurlu grup olarak ' para zengini-zaman fakiri' profesyonelleri örnek olarak verebiliriz. Zaman, çocuklarımıza verebileceğimiz en değerli hediyedir ve aynı zamanda vazgeçmekten en çok korktuğumuz… Bu durumun kesin sonuçlarını öngörmek imkânsız fakat samimiyet ve yakınlığın önlenemez düşüşü ve duygusal zekânın azalması kaçınılmazdır. Ergenlerin duygusal sorunları hakkındaki bu haftaki araştırma da bu sonuçları görünür kılar. Bu tarz düşüşler maalesef kalıcı ve geri dönülmez niteliktedir. Yeni gelen nesil hiçbir değişikliğin farkında olmadan aynı duygusal varsayımları çocuklarına aktaracaktır. Fakat bu değişime yol açan sadece içine bulunduğumuz değişen ilişki dokusu değildir. Aynı zamanda birey olarak da yakın ilişkilerden bağımsız bir şekilde değişime maruz kalıyoruz. Üzerinde anlaştığımız bir erdem kazanımı söz konusu: medya bizi daha bilgili insanlar haline getiriyor. Fakat sorun şu ki, öğrendiklerimiz her gün daha az kişisel deneyim süzgecinden geçmeye başlıyor. Bildiğimiz ve güvendiğimiz insanların bize aktardığı bilgiler giderek azalıyor. Aslında toplum tam da zıt yöne doğru hareket ediyor: deneyim ve yaşın yergiye uğradığı bir çeşit adolesan kültürü.
 
Mesela hepimizin 40lı yaşlarında aileden birinin yitimiyle karşılaştığı ölüm medya tarafından tüketilebilir ve kanıksanmış bir ürün olarak önümüze konmuştur. Bu deneyim artık acıdan arındırılmış, gerçekten anlaşılmaktan uzak, kutlamaların ve hava durumunun arasına sıkıştırılmış, anında unutulan ve bu nedenle algılanamayan bir haldir. Bu tatmin toplumunda birilerinin hayatının sonsuza kadar mahvolması hayal edilebilir bir şey değildir, acı profesyoneller içindir, sıradan ölümlüler için değil. İstikrarlı yerleşik toplumun çöküşü ve medya toplumunun yükselişi bizi insan olarak duyarsızlaştırdı. Temel duygularla çok daha az tanışık hale geldik ki bu temel duygular hayatı anlamlandırmamızı sağlar: düzlükler olmadan zirve de olmaz. Ama hayat artık bir alışveriş. Peki ne yapılmalı? Sanırım pek az şey. Yine de bunu gözlemlemek bile değerlidir. Sonuçta, ne bizim insanlığımızdan daha önemli olabilir ki? Belki bir gün yeterli sayıda insan ne olup bittiğini fark ederse, yitirdiklerimizin bir kısmını geri alabiliriz.
Görüntüleme Sayısı : 1945
Kemal Sayar Kemal Sayar Valid CSS!
Copyright © 2013-2017 Kemal Sayar Tüm hakları saklıdır. © Web Tasarım