Kemal Sayar

Vicdan - Concience - 良心- Conciencia - ضمير- Vivek - совесть

İnsana Dair

Vicdan

Prof.Dr.Kemal Sayar

Vicdan - Concience - 良心-  Conciencia -  ضمير- Vivek - совесть

 

Uzman Psikolog Lamia Kalender Ergül

 

            Ne şekilde yazılırsa yazılsın.. Ne şekilde okunursa okunsun fark etmiyor. Vicdan her dilde, her millette, her anlayışta vicdan. Ve öyle bir kelime ki aslında kalbi anlatıyor. İnsan olmayı, belki de “olabilmeyi” anlatıyor.  Yüreğe dokunmuyorsa bir şeyler, sızlatmıyorsa içimizi ve dökmüyorsa gözlerden inci tanelerini eksik kalanlar sorgulanmalı. Neler yitti, neler yitip gidecek diye.

 

İçinde bulunduğumuz dönem insan olabilmenin, empatinin, vicdanın, egoistliğin, diğergamlığın ve daha bir çok kavramın tartışıldığı hatta kimi zaman anlamını yitirdiği bir dönem. En çok da medyanın yozlaştırıcı etkisi ile merhametin sesinin duyulmayacak kadar kısılması sonucu hemen her birey gözleri kapalı, kulakları yarı işitir vaziyette dünya ile hemhal olmakta. Üzüntülerini  ve öfkesini, şairleri bile gölgede bırakan edebi metinler paylaşarak göstermekte ya da gerçekliğini bile sorgulamadığı kanlı bir fotoğraf altına nefret kusan kelimeleri ile hayatta olduğunu göstermektedir. Bu hâl irdelendiğinde, insani hasletler içinde eksilenlerin başında ne yazık ki “vicdan”ın geldiğini görmekteyiz. Durum böyle olunca buna “insanlığın eksilmesi” gözüyle de bakmak kaçınılmaz oluyor. 

 

Düşüncelerimiz, yaptıklarımız ve hissettiklerimiz söz konusu olunca karışımıza bir koruyucu olarak vicdan çıkar. Vicdanın sesi aslında içsel otoritemizin ifadesidir. Montaigne'e göre “Vicdan kendimizi keşfetmemize, kendimizi kınamamıza ya da suçlamamıza neden olur.”

 

Vicdan kelimesi köken olarak “bulmak, sevmek, üzülmek” anlamlarını taşıyan -vecd- kelimesine dayanmaktadır. Sözlük anlamı ise; “kişiyi kendi davranışlarıyla ilgili olarak bir yargıda bulunmaya yönelten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerinde dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan, kişiye doğruyu ve iyiyi yapma halini yükleyen içsel güç” şeklindedir. Peki bu güç her insanda aynı şekilde mi işler? Bu gücü bastıracak ya da değiştirebilecek başka itkiler, başka güçler de var mıdır?

 

            Dini açıdan bakıldığında vicdan, “kalp gözü” ya da sadece “kalp” olarak nitelendirilir çoğu zaman. Yaradan'ın ruha koyduğu insaf ve merhamet hislerinin yöneticisidir o. Kişiyi doğru olana, insani olana yönlendirir. Haksızlık karşısında içten gelen sızı ve hak olanı bulma yolundaki ilk adımdır. Günümüzde yitip gitmeye yüzünü dönmüş olan bu özelliğin tamamen yok olmaması ve canlı kalabilmesi için gerekli olan şey “iman”dır belki de. Bu açıdan bakıldığında vicdan, ruhun manevi bir kuvettidir. İnsanı iyiyi kötüden hayrı da şerden ayırt etmeye vakıf kılar.

 

İnancımıza bakıldığında vicdanımız doğuştan gelir ve Allah'ın bize içsel olarak hitap etme şeklidir diye düşünebiliriz. Bu sebeple sağlam kalan bir vicdanın verdiği her hüküm ilahi bir kelam olarak kabul görür. Nursi'ye göre Allah Teala , irade sıfatıyla evreni yönetirken kelam sıfatı ile vicdana etki eder ve uygun olan davranışı insana bildirir.

 

“Hayır ve erdem kalbin tatmin olduğu şeydir, şer ve kötülük de nefsi rahatsız eden şeydir” Hadis-i Şerifini irdelediğimizde vicdanı, insanın özbenliği olarak görürüz. Bu durumda Piaget'in “özerk ahlak” kavramının vicdan ile örtüştüğünü; benliğimizi, içsel mahkememizi, insanı hayvanan ayıran ve onu üstün kılan özelliğin yaratılışın esasına dayalı olan vicdan olabileceğini de kabul etmiş oluruz.  İlhami Güler'e göre, hakiki bir vicdan daima diridir. Gerçek bir mümin veya insan olmanın temeli, vicdanın her zaman canlı ve aktif durumda olmasıdır (Güler,2010).

 

Birçok dini otorite, vicdanı Allah'a açılan bir pencere olarak görür. İnsanın her zaman mükemmeli bulma arayışı bu düşünceyi doğrular niteliktedir. Düşünceler akılda, duygular da vicdanda vücut bulur. İçinden çıkılamayan, sonuca ulaşmadan iç huzurun olmadığı ve acılar karşısında bir şeyler yapma dürtüsünün baskın olduğu haller vicdanımızın aktif olarak çalıştığı dönemlerdir.

 

Çeşitli sebeplerle kalbi ölmüş birisinin taştan bir farkı var mıdır diye sormalıyız kendimize. Kur'an-ı Kerim'de “kalpleri mühürlemek” kavramı tam olarak budur. Bu kavrama göre artık kişinin kalbinde doğru ve yanlışı ayırt edecek yetenek kalmamıştır. Artık günahlar ve inkar gerçeği örtmek bağlamında vicdanın sesini susturmaktadır. Bu halde, vicdanı bozulan bir kişi insaniyetini de kaybetmiştir çıkarımını yapabiliriz.

 

            Vicdan kavramı Ortaçağ Avrupa'sında çok geri planda bırakılmış ancak Rönesans ile tekrar canlanmış ve insan olma kavramında yeniden yer edinmeye başlamıştır. Yazılarına ve hayatına bakıldığında Rousseau'nun her zaman aklın önüne vicdanını koyduğunu ve kendisinin de vicdanı kılavuz edindiğini görürüz. Çünkü ona göre ahlaki sorumluluklarını sürekli erteleyen bir kişide vicdan zarar görmeye başlar. Rousseau'ya paralel düşüncelere sahip olan bir diğer düşünür ise Kant'tır. Kant, dönemine ve daha sonraki yüzyıllara ışık tutacak nitelikte ahlak ve vicdan konularına önem vermiştir. Pratik Aklın Eleştirisi eserinde “Kişi yasalara aykırı bir davranış yaptığında ne tür bir gerekçe bulursa bulsun susturamadığı içsel bir davacı vardır. Kendini aklamak için yaptığı tüm uğraşlara rağmen sesini susturamadığı bu şaşırtıcı yetinin yargılamalarından insan kaçamamaktadır. Olmuş bitmiş bir eylemde insana sürekli pişmanlık duygusu yaşatan bu yeti vicdandır.” der (2002).

 

Batı dünyasında vicdan konuşulurken Erich Fromm'u da ele almak gerekir. Hümanist yaklaşımlarıyla dikkat çeken Fromm'a göre vicdanın iki kaynağı bulunmaktadır: hümaniter ve otoriter vicdan. Hümaniter vicdan dini yaklaşımla paralellik gösterir ve vicdanı mutluluğun yolunu gösteren insani işaret olarak tanımlar. Otoriter vicdan ise Freud'un süper ego adını verdiği kavramdır ve içselleştirilmiş bir dış otoritenin sesidir. Kurallar, adetler, anne – baba tarafından öğretilenler vesaire otoriter vicdan tanımına uyar. Bu durumda otoriter vicdan gerçek bir vicdan olamaz çünkü doğruya göre değil dışsal isteklere veya korkulara göre hareket eder (Erdem ve Mutluluk, 1994).

 

            Vicdan bir şeye evet dediyse onu ne akıl yalanlayabilir ne de duyular. Bazı durumlarda ötelenebilir haller vardır ancak vicdan için bu geçerli değildir. Hislerin akıl karşısındaki durumu ile aklın vicdan karşısındaki durumu aynıdır. Bir şeyi vicdanen biliyorsak bunu çürütebilecek başka bir kaynak yoktur. Kötülükler karşısında üzüntüyü ve azabı akıl değil vicdan duyar. Nitekim “aklım kabul ediyor ama vicdanım el vermiyor” tanımını sıkça kullanırız. Bu noktada “vicdanın bozulması” kavramını da ele almak gerekir. Bazı düşünce önderlerine göre vicdan bozulmaya, maniple edilmeye müsaittir. İman eksikliği, empati yoksunluğu, isyan ve nefsin arzuları gibi sebeplerle vicdan aşınmaya uğramaktadır. Bozulmaya neden olan etkenler bir süre sonra kişiyi kontrolü altına alır ve kişinin iç dünyasına hükmetmeye başlar. Bu durum etkenlerin içselleştirilmesiyle ve vicdanın bastırılmasıyla son bulur. Artık insan özünde barındırdığı “vicdan” yetisini kaybetmiş ve egosu doğrultusunda hareket eden, kendi özgürlüğü dışında bir şey düşünemeyen kalpsiz bir makineye dönüşmüştür. Bu da özgürlük kavramına tamamen ters düşen bir durumu doğurmaktadır. Çünkü başkalarıyla bir arada yaşayabilmek için isteklerimize ve arzularımıza göre yaşamaktan yer yer vazgeçmeliyiz. 

 

İçinde bulunduğumuz dönemde, toplumsal problemlerin çözümü adına hayati bir öneme sahip farklı bir kavram daha mevcut. Birey olarak taşıdığımız vicdan harcindeki “ma'şeri vicdan”. Şimdilerde kamuoyu olarak tabir edilen bu kavram, toplumu meydana getiren fertlerin vicdani hükümlerinin toplamı veya çoğunluğunu ifade eder.  Ve bu tanım Erich Fromm'un toplumsal vicdana bakışıyla da birebir örtüşmektedir.

 

Eskiler, kendilerinden sonraki nesillere vicdan kavramını öğretirken sadece onların “şahsi” vicdanlarını inşa etmeyi değil toplumsal planda vicdan taşınması öğretmeyi de şiar edinirlerdi.  Bu da modern zaman ile taban tabana zıt görünmektedir. Çünkü günümüzde; hissedebilen, başkasıyla dertlenip gözyaşı döken, egosunu değil kalbini dinleyen, hüküm vermeden önce dinleyen, anlamaya çalışan, zarar vermekten kaçınan ve ma'şeri vicdanını da dinlemeyi akıl edebilen kişi sayısı tükenmekte. Bu gidişle elimizde insanlığımız kalmayacak ne yazık ki.

 

Yaratılışta “İslam fıtratı ile” dünyaya tertemiz bir şekilde gönderilen her insan güzel hasletleri içinde barındırıyor ancak kimi zaman şartlar doğrultusunda bu hasletler yerini hasete ve kötülüklere bırakıyor. Kötülükler bir kişiyi ele geçirdiğinde ortada ne kalp ne de vicdan kalıyor. Daha küçücük bir çocukken önünde kediye tekme atan bir ebeveyn ile büyüyorsak, büyüyüp yetişkin hale geldiğimizde düşen bir insana tekme atmaktan çekinmez oluyoruz. Çünkü hayatımızın ilk yıllarında kendi vicdanımızı değil bizi yetiştiren kişinin vicdanını taşıyor ve onun sesiyle hareket ediyoruz. Vicdanın sesi kısık olarak yetiştirildiysek sonrasında keyfi sebeplerle başkasına zarar verebilen, verdiğin acıdan zerre rahatsızlık duymayan, “canım öyle istedi” toplumu şekline bürünmek oldukça kolaylaşıyor. Bu noktaya gelme sebeplerinden birisi de ceza ve cezalandırma şeklillerimiz aslında. Alanında uzman kişiler tarafından yapılan değerlendirmeler ceza vermenin kişiyi vicdan muhasebesi yapmaktan uzaklaştırdığını gösteriyor. Yapılan bir yanlış sonucunda ceza verildiğinde kişi vicdanen rahatlıyor çünkü bedelini ceza çekerek ödemiş oluyor. Bunun yerine yanlışın anlaşılmasını sağlamak en doğrusu. Böylelikle vicdan sekteye uğramamış, canlı kalmış oluyor. 

 

Yalan, bahaneler, içgörü yoksunluğu.. Toplumların en çok yara almasına sebep olan problemler bunlar belki de. Birbirine saldırırken kendi başına da gelebileceğini düşünmeyen devletler, saldırısının arkasına yerleştirdiği yalanlar ve kendini temize çıkarmak adına bulduğu bahaneler. Kısacası vicdanı öldürüp yerine kalpsiz dünyasının buyruklarını yerleştirme çabası. Tıpkı dünyanın içinde boğulduğu günümüz kaosu gibi. Suriye'de,  Arakan'da, Filistin'de, Duma'da, Guta'da , Afganistan'da, Kudüs'te, Mısır'da ve ne yazık ki daha birçok farklı yerde yapılan zulümler gibi. Yaşananlar o kadar kanıksandı ki, insanlar artık “insan olma” vasfını kaybediyor ve yapılan işkencelerden, kanlı görüntülerden, kimyasal silah kullanımlarından, psikolojik savaşlardan kesinlikle etkilenmeyen bir hale geldi. Kısacası vicdanını, kalbini yitirdi yitiriyor... Kalpsiz bir dünyayada yaşıyor olmak birey olarak da böyle olmayı salık veriyor. Zaten etraftaki herkesin tehlikeli olabileceği düşüncesiyle büyütülen bireyler vicdan kavramından tamamen soyutlanmış oluyor. Ne mutlu bu akıntıya kapılıp sürüklenmemek için çaba sarf edenlere ve bunun için gönül çağlayanındaki küçücük vicdan dalına tutunmayı bilenlere..

 

Korkunç bir yozlaşmanın yaşandığı bu noktada toplumsal vicdan çok büyük önem taşıyor. Çünkü yapılanlara sessiz kalınması zaten var olmayan bir bireysel vicdanı ümidin bağlandığı toplumsal vicdan üzerinde baskın hale getiriyor ve onun da ortadan kalkmasına sebep oluyor. Böylece herkesi gözleri kapalı kulakları sağır dilleri lâl olmuş bir şekilde olanları izlemeye yöneltiyor. Hans Züllüger, vicdandaki bozulmaların kişilik bozukluklarını da ortaya çıkardığını savunur. Borderline kişilik bozukluğu ve Antisosyal kişilik bozukluğu (psikopati) ayrıntılı olarak ele alındığında Züllüger'in fikirleri desteklenmiş oluyor. Ne yazık ki toplumlar her türlü kötülüğü mübah gören bir hale bürünüyor. Bunların karşısında duran ve aslında azınlık olmayan azınlıklara rağmen.

 

            “Vicdanımızla sezdiklerimizi din tarif eder.” der İbn-i Arabi. Eğer iç muhasebemizi yapabileceğimiz bir değer yargıları kümemiz yoksa dışarıdaki terazinin kefelerine koyabileceğimiz bir şeyimiz de yok demektir elimizde. Çünkü modern dünya güçlünün ayakta durabileceğini söyler bizlere. Oysa güç; savaşlarla, kavgalarla, gayri ahlaki yollarla kazanılanlar değil vicdan muhasebesinde paha biçilemez cevherlere sahip olmakla elde edilebilir. Burada en büyük görev ailelere düşer. İslam fıtratı ile doğan ve vicdanlı olma adayı bireyleri bu temeller üzerinde yetiştirmektir aslolan. Şimdilerdeki gibi rekabet edip başkalarını ezerek yukarı tırmanmayı öğretmek değil. Vicdanlı olma adayı olarak dünyaya gelip gerçekten vicdan sahibi olarak hayatı sürdürmek olmalı amaç. Çünkü vicdan; insanı oluşturan düşünce, duygu ve davranışların tümünü kapsayan insani bir vasıftır.  “İnsan” olmaktır, olabilmektir.

 

Özetle, “Vicdan, vicdan.. Ey ilahi içgüdü! Ölümsüz ve semavi sâdâ! Zavallı ve cahil yaratıkların en güvenilir rehberi, sensiz hayvanlardan farksız olur, kötülükten kötülüğe sürüklenir, özsüz bir akıl gücünün ve yasasız bir aklın sürüklenmeleriyle, üzücü sonların ve ağır yanlışların avı olurdum.” J.J. Rousseau. (Emile,2002)

 

 

                                                                      

 

 


Görüntüleme Sayısı : 682
Kemal Sayar Kemal Sayar Valid CSS!
Copyright © 2013-2018 Kemal Sayar Tüm hakları saklıdır. © Web Tasarım