Kemal Sayar

Semptomun arkasındaki dünyayı görmeye çalışmalıyız - Kemal Sayar

Basında Biz

Semptomun arkasındaki dünyayı görmeye çalışmalıyız

Dr.Metin Serimer

İSTANBUL'DA SAĞLIK DERGİSİ.
 

Semptomun Arkasındaki Dünyayı Görmeye Çalışmalıyız!

 

'İnsan hayatına hizmet etmek; hayatın daha güzel daha verimli daha manalı yaşanmasına hizmet etmek hekimlerin görevleri arasındadır. Dolayısıyla hekimlik, hayatın kutsiyetine inanan bir gelenekte apayrı bir yere sahiptir.'

Bugün sizinle insanı, hayatı, insan sağlığını özelde de hastayı, doktoru ve sağlık çalışanlarının dünyasını konuşmak istiyoruz. Sizce insanla hayat arasındaki ilişkiye nasıl bakılmalı? İnsan, hayatı nasıl algılamalı?
Hayat bizim geleneğimizde kutsaldır. Canlı olan her şey kutsaldır. Biz, canlılık emaresi olan her şeyin ilahî olanın bir yansıması olduğunu düşünen bir gelenekten geliyoruz. Hiçbir can incitilmemelidir ve incinmiş olan her can, bir şekilde tedavi edilmelidir diyen bir gelenek bu. İnsan hayatına hizmet etmek; hayatın daha güzel daha verimli daha manalı yaşanmasına hizmet etmek hekimlerin görevleri arasındadır. Dolayısıyla hekimlik, hayatın kutsiyetine inanan bir gelenekte apayrı bir yere sahiptir.

Hayat incinmekle beraber geliyor günümüzde nedense. Beklenen, mutlu olmak ama sanki incinmek günümüzde daha kolay gibi. Bu anlamda insanlar hasta da olabiliyorlar. İnsanların sağlıkla ilgili kaygıları nelerdir? Bu kaygılar insana neler düşündürüyor? Hasta olmak insanı nasıl etkiliyor?
Hasta olmak, bize dünya ve kendi bedenimiz üzerindeki kontrolümüzün sınırlı olduğunu gösterir. Hepimiz, kırılgan varlıklar olduğumuzu, bu dünyada incinebileceğimizi, başımıza bir musibet gelebileceğini fark etmiş oluruz. Hasta olmakla bedenimizi fark ederiz. Normalde akciğerlerimizi, kalbimizi, diğer organlarımızı, midemizi hissetmeden yaşarken hasta olduğumuzda birden bire bu organların kendilerine mahsus belirtileri, ben buradayım deme hâlleri olduğunu anlarız ve dünyayı bilme biçimimizde bir değişme olur. Yani o ana kadar bizim kendi yaralanmazlığımız üzerine dünyayı bilme biçimimizi inşa etmişken hasta olmakla bu dünyanın kırılganlığını, fâniliğini, geçiciliğini de hissederiz. Bu manada hastalığın daha geleneksel kültürlerde insana verilmiş bir imkân olduğunu değerlendiren yaklaşım bana çok anlamlı geliyor. Mesela sufiler, hasta olmayan insanlar için, "Tanrı seni unuttu." derlermiş. Bu bana çok güzel geliyor. Yani hastalığı da hayatın doğal bir çevrimi olarak görmek, onu büyük bir kopuş, büyük bir kırılış olarak görmemek, onu da Tanrı'nın sizi sınamak, sizi güçlendirmek için gönderdiği bir bağış olarak görmek, çok güzel bir imkân gibi geliyor bana. Doğrusu hastalık tecrübesinin içinden geçen insanlar, empati duyguları biraz daha gelişmiş, etraflarında olup bitenleri daha iyi anlayabilen ve başka insanların yoksunluk ve hastalık hâllerini çok daha iyi değerlendirebilen, daha iyi yardımcı olabilen insanlardır. O yüzden bizim geleneksel kültürümüz, "hekimden sorma çekenden sor." diye çok güzel bir şekilde bunu özetlemiştir.

Hastalık ve şifa kavramı, bütünleyici bir unsur olarak tedaviyi ve doktoru ön plana çıkarıyor. Hasta ve hekim arasındaki sıcak ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu anlamda hastalar ve doktorlar birbirlerine nasıl bakarlar ya da bakmalılar? Doktorun Türkiye ortamındaki en büyük kusurlarından bir tanesi yeterince mütevazı olmayı başaramamasıdır. Doktor, tanrıcılığa soyunduğu anda hastasına hiçbir şifa veremez. Ben o kadar kötü örnekler duyuyorum ki o kadar hoyrat bir konuşma biçimi duyuyorum ki doktorlarla hastalar arasında, her seferinde tüylerim diken diken oluyor. "Senin üç aylık ömrün var." veya "Bu hastalık ne kadar öldürücü sen bilmiyor musun?" tarzı konuşmalar, hastaların morallerini çok fazla bozuyor. İnsanlar hayatlarının en kırılgan anlarında doktorlardan daha anlayışlı daha güler yüzlü daha müşfik bir yaklaşım bekliyorlar. Fakat maalesef bizler tıp fakültesinde fizik ve kimya öğretmemize rağmen hastayla nasıl konuşulur, hastayla nasıl iletişim kurulur, hastaya nasıl yaklaşılır konusunda doğru dürüst hiçbir bilgi vermiyoruz. Hasta psikolojisinin ne olabileceği ile ilgili ve doğru bir konuşma üslubunun nasıl olması gerektiği ile ilgili bir eğitim vermiyoruz doktorlarımıza. Bu da çok büyük bir iletişim kazası doğuruyor. Hiç unutmadığım bir andır, bir tıp antropologu meslektaşımızla -Mısır kökenli Amerikalı bir bayandı- başka bir doktor arkadaşımla birlikte sohbet ediyorduk bir kongrede. Diğer doktor arkadaşım hanımefendiye sürekli sorular soruyordu. Bir soruyu soruyor, o bir cümle söyler söylemez yeni bir soru soruyor, henüz cevabını almamışken yine yeni bir soru soruyordu. Bayan 4-5 dakika sonra dedi ki: "Dur, dur; ben senin hastan değilim. Benim anlattıklarımı sonuna kadar dinlemek zorundasın. Benim hep lafımı kesiyorsun ve bana yeni bir soru soruyorsun. Adeta benden hikâye alıyorsun, ben şu anda sana bir hastalığımı anlatmıyorum. Benim lafımın gittiği yere kadar beni dinlemek mecburiyetindesin." Bu, benim için gerçekten aydınlatıcı bir an olmuştu. Bizler kısa zamanda çok hikâye, çok bilgi almak üzere kurgulanmış bir meslekten geliyoruz. Dolayısıyla biraz da hastalarımızın serbest çağrışımlarına, danışanlarımızın kendilerini rahatça ifade edebilecekleri zaman genişliğine ihtiyaç duyduklarını anlayamayabiliyoruz. Ama insanlar bize geldikleri zaman sadece, "Şuram ağrıyor, buram ağrıyor." demek istemezler, o ağrının arkasındaki dünyayı da anlatmak isterler. Yani belki de kalp ağrısına sebep olan şey, karı koca arasındaki uyuşmazlıktır. Belki de kalp ağrısına yol açan şey, gelin-kaynana arasındaki sürgit gerilimdir. Siz sadece belirtiye odaklandığınız anda ve organik olanı öncelediğiniz anda, o semptomun gerisindeki dünyayı gözden kaçırırsınız. O yüzden mümkün olduğunca hastalarımıza geniş vakit ayırmalı, onları dinlemeli ve sadece organik meseleleri değil; o organik meselenin arkasında yatabilecek psikolojik ve sosyal problemleri de anlamaya çalışmalıyız. Ancak böylelikle daha iyi hekimler oluruz.

İlgi ve alakanın standartlarından ikisi yeterli zaman ve uygun şartların oluşmasıdır. Son yıllarda hasta hakları açısından da büyük gelişmeler oldu. Sağlık hizmetlerine bakışımızda sadece doktorun değil, hastanın da empati kurması gerekiyor, değil mi? Yani hekime olan sevgi, saygı, ona olan güven şeklinde... Elbette, sağlık politikalarını hekim karşıtı söylemler üzerinden yürütemeyiz. Hekimleri, halkın aleyhine çalışan, halkın adeta menfaatlerini göz ardı eden, bir çıkar grubu, bir menfaat grubu olarak tanımlayamayız. Hekimler, dünyada yapılacak sayısız iş olmasına rağmen, bu işi seçmekle aslında nasıl çileli bir hizmete talip olduklarını göstermişlerdir. Bu iş, çok uzun uykusuz geceler, çok zahmetli bir varolma biçimi, telefonunuzun hiç susmaması gibi pek çok sosyal meseleyi de beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla hekimleri taltif etmeyen, hekimleri onore etmeyen bir sağlık sisteminin, çok hızlı bir şekilde yılgınlık ve tükenmişlik üreteceğini düşünüyorum. Hastaları hekimlere karşı kışkırtmak, bunun adına siz ister hasta hakları deyin, ister başka bir şey deyin; çok doğru bulmadığım bir şey. Elbette ki insanlar çok bilinçli olacaklar ve haklarını aramayı bilecekler... Fakat bu, hekimlerin büsbütün insanlar karşısında ezilmesini beraberinde getirmemeli. İngiltere'de Heathrow Havaalanında gördüğüm çok sayıdaki tabela dikkatimi çekmişti, aynen şöyle söylüyordu bu tabelalar: "Eğer yolculardan birisinin güvenlik personeline veya havayolları personeline karşı en ufak bir uygunsuz tutumu olursa, hemen bizler, güvenlik görevlileri onu sorgulamaya alabiliriz. Bu konuda sizi uyarıyoruz." Şimdi bu levhayı gören, bu levhayı okuyan bir insan, oradaki hava yolu personeline çıkışamaz, ona "efelik" taslayamaz. Şimdi sizler hasta haklarını vurgularsanız, fakat hekimlerin de hakları olduğunu çeşitli tabelalarla vurgulamaktan imtina ederseniz, elbette ki insanlar doktorun tepesine çıkarlar. Yani bizlerin; doktora ve sağlık personeline, hemşireye ya da yardımcı sağlık personeline yönelik şiddet konusunda da çok dikkatli olmamız ve oraya yönelebilecek şiddetin çok ciddi bir şekilde cezalandırılacağını hastane duvarlarında, panolarda, duyurularda ihsas etmemiz gerekiyor.

Sürekli aynı işi yapıyor olmak, zamanla sağlık çalışanlarında bir alışkanlık havası oluşturuyor mu? Sizce sağlık çalışanları; hekim, hemşire, yardımcı personel verdikleri hizmetlerde sürekli duyarlılık ve motivasyonu nasıl sağlayabilirler? İç enerjilerini nasıl koruyabilirler? Bu konuda sağlık çalışanını bekleyen tehlike nedir? Daha iyi hizmet verebilmeleri için sağlık çalışanlarına nasıl bir hayat tavsiye edersiniz? Bu anlamda modern hayat, bir sağlık çalışanından neler alıp götürüyor?
Modern hayat, sağlık çalışanlarını daha çok iş eksenli bir hayata mecbur ediyor. Ben pek çok doktor tanıyorum ki meslekleri dışında hiçbir alanda var değiller. Âdeta meslekleri bütün bir hayat biçimleri olmuş. Bunun çok hızlı bir yılgınlık, tükenmişlik, mekanikleşme ve ruhsuzlaşma getirebileceğini düşünüyorum. Bir hekimin güzel sanatlardan, sinemadan, edebiyattan beslenmesi lazım. Bir hekimin ruhunu besleyebilmesi lazım ki daha iyi bir insan olsun. Ancak iyi insanlar, iyi hekimlik yapabilir. Ancak güç ilişkilerine râm olmayan, iktidar ilişkilerine râm olmayan, kendi mesleğini insanlara hizmet olarak telakki eden insanlar iyi hekim olabilir. Yoksa kendi mesleğini bir kartvizit, toplum içinde bir ayrıcalık, bir statü sağlama, insanlar üzerinde otorite kurma vesilesi sayan insanlar; bence asıl amaçlarını unutmuş olurlar. Yani asıl maksatlarının insana hizmet olduğunu unutmuş olurlar.

Motivasyon eksikliği konusuna gelince sürekli şefkat vermesi gereken insanlarda "merhamet yorgunluğu" denen bir durum tanımlanıyor. Siz dış dünyadan beslenemezseniz fakat sizden sürekli merhamet ve şefkat beklenirse, bir süre sonra merhamet yorgunluğu denen hadise tecelli edebiliyor. Bunun için bence, bizim, işimizin dışında keyif aldığımız yerlerin olması lazım. Yani işimizin dışında da bir hayatımızın olması lazım. Başka çevrelere girip çıkabilmek lazım. Başka yerlerde var olmayı başarabilmek lazım. Bu çok iyi bir müzik dinleyiciliği olabilir, çok iyi bir resim izleyiciliği olabilir, kitap okurluğu olabilir, tiyatro severlik olabilir. Değişik ortamlarda, iyilik üreten bazı kurumlarda hayır faaliyetlerinde öncülük etmek olabilir. Kendimizi gerçekleştirebileceğimiz, işimizin dışında başka alanların olması bizi çok rahatlatacaktır. Oradan şarj olarak mesleğimizde yeni enerjiler üretebileceğiz. Bir de kurumların ekip ruhunu çok ayakta tutmaları lazım. Bunun için cezalandırma yerine ödüllendirme ve taltif etmenin daha ön plana çıkarılması gerekir. Yani biz insanları ne kadar taltif edersek onların o kadar uzun süre merhamet yorgunluğuna mağlup olmayacağını var sayabiliriz. Maalesef günümüz dünyasında ve günümüz Türkiye'sinde sağlık çalışanları çok az taltif ediliyorlar. Bu iltifatları kurumsal olarak düzenli hâle getirebilirsek, kurumun içindeki yöneticiler de kendi memurlarına karşı, kendi çalışanlarına karşı müşfik, benimseyici, onların derdiyle dertlenici insanlar hâline gelirlerse, ben bu merhamet yorgunluğunun kolay kolay tecelli etmeyeceğini düşünüyorum.

 

Sürekli psikiyatri mesleği ile ilgileniyor olmak sizde "İnsanlar hastadır." gibi bir ön görüye yol açıyor mu? Günümüz insanının ruh sağlığı hakkında genel görüşünüz nedir?
Günümüz insanı çok kaygılı. Çünkü kendini istinat edeceği bir yer yok. Aidiyet problemi günümüz insanını âdeta kasıp kavuruyor. Onu köksüz bırakıyor ve insanlar aidiyetlerinin olmadığı bu dünyada, fevkalade yalnız, fevkalade endişeli, geleceklerinden bîhaber bir şekilde hissediyorlar kendilerini. Özellikle yarının ne getireceği endişesinin çok yoğun olarak görüldüğünü müşahede ediyorum. İnsanlar piyasa denen bu umacı yüzünden, yarın işlerinden olup olmayacaklarını, ailelerini koruyup koruyamayacaklarını, çocuklarını güvenilir bir ortamda büyütüp büyütemeyeceklerini tam olarak bilemiyorlar. Bu da insanların iç dünyalarına yoğun bir endişe şeklinde tercüme ediliyor ve onun da tezahürleri; panik atağın, depresyonun yaygınlaşması şeklinde ortaya çıkıyor. Bütün dünyadaki istatistikler ruh sağlığı bozukluklarının giderek arttığını, neredeyse 20-30 yıl öncesine göre iki katına çıktığını gösteriyor. Özellikle genç kesimde bu daha belirgin olarak görünüyor. Bizlerin, anlam problemimize çok iyi cevap verebilmemiz lazım. Yani bu dünya üzerinde insan niçin vardır ve varlığımız neyi değiştirmektedir, ben bu dünyada var olmakla neyi değiştiriyorum, neye dokunuyorum? Bu soruya iyi cevap vermemiz lazım. Herkesin anonimleştiği bir dünyada, iradenin de felç olduğuna tanık oluyoruz. "İradenin felci" şu demektir; insanlar tek tek kendilerini çok çaresiz, çok sadra şifa olamayacak bireyler olarak algılıyorlar. Bu da herkesin yılgınlığa, umutsuzluğa sürüklenmesine yol açıyor. İnsana şunu söyleyebilmemiz lazım. Sen tek başına çok şeyleri değiştirebilirsin, sen tek başına çok anlamlı bir varlıksın...

"Hoşça bak zatına, kim zübde-i âlemsin sen" diyebilmemiz lazım. O gücü, o iradeyi, o değiştirme azmini insanlara verebilmemiz lazım. Bunun için de herhâlde en temel yol, popüler kültürün, afyonuyla insanı uyuşturduğu yerlerden uzak durmak lazım. Kitle psikolojisinden, televizyondan, kitle iletişim araçları tarafından manipule edilmekten, güdülmekten, reklamcılık endüstrisi elinde bir oyuncağa dönmekten kurtulmak gerekir. Ben, her şeyden önce, insanın ruh sağlığının, soru sormakla başlayabileceğini düşünüyorum. Bu kitlesel hareketlerin, globalleşmenin önünde zavallı bir oyuncak, zavallı bir kukla olmaktansa, insan, acı da olsa bazı soruları kendine sorabilir, hayatında bazı düzenlemeler yapabilirse, farkındalık yolunda çok büyük bir adım atmış olur. "Ben buradayım, varlığımla bir şeyleri değiştirebiliyorum." demiş olur. Modern dünyanın o büyük güçleri önünde bir sonbahar yaprağı gibi oradan oraya uçuşan ve iradesiz bir varlık olmaktan kurtulur. Ben temelde ruh sağlığının hayatı sorgulayabilmekle, hayat hakkında soru sorabilmekle başladığını düşünüyorum. Kierkegaard'ın meşhur bir sözü vardır: "Yola çıkmak hiçliğe razı olmak demektir." der. Yani bir yelkenli ile limanınızdan çıkarsınız ve yelkeniniz o limanda emniyet içindeyken açık denizlerde batabilir. Hiçliğe razı olursunuz ama yola çıkmakla da yeni yerler keşfedersiniz, yeni imkânlar keşfedersiniz... İşte insanın "olmak cesaretini" gösterebilmesi, yola çıkabilmesi, kendi eksiklikleriyle yüzleşebilmesi, ruh sağlığının en önemli bileşenlerinden bir tanesidir. Sokrat'ın dediği gibi: "Ancak sorgulanan bir hayat, yaşanmaya değerdir." Hepimizin, içinde bulunduğumuz hayatı, sorgulamakla işe başlaması lazım.

Çok teşekkür ediyoruz.
Ben teşekkür ediyorum.

Görüntüleme Sayısı : 1793
Kemal Sayar Kemal Sayar Valid CSS!
Copyright © 2013-2017 Kemal Sayar Tüm hakları saklıdır. © Web Tasarım