Kemal Sayar

Saplantılı Aşk ve Sadakatsizlik - Kemal Sayar

Akademik

Saplantılı Aşk ve Sadakatsizlik

Lucinda Mitchell Çeviren: İclal E. Aydın

Kayıp Objeye Bağlanma: Sadakatsizlik ve Obsesif Aşk 
 
Yazar, sadakatsizlik ve obsesif aşk ile ilgili bir obje ilişkileri çalışmasında kronik, obsesif ve sürekli sadakatsizlikle damgalanmış ilişkilerdeki, sahip olamayacakları birine aşık olan kişileri ve bu kişilerin ilk ikili ilişkilerindeki bağlanma sorunuyla travmaya uğramış psikolojik gelişimlerini incelemektedir. Cinsel bağımlılıklarda ve obsesif aşkta da görüldüğü gibi kuvvetli, tatminsiz aşk-bağlanmaları, mevcut olmayan ya da kesintili obje ilişkisinin-çocukluğun "kayıp" objesine sağlıksız bir bağlanmanın içselleştirilmesinden kaynaklanıyor olabilir. Bu tip hastalar sık sık depresif/bağımlı özellikler ve şizoid savunmalar gösterir, tipik olarak analistle bir bağ kurmada zorluk çeker ve analisti orijinal travmayı tekrarlayıcı tehlikeli, reddedici bir özne olarak algılar. Yazar, Gretchen'in klinik vakasında, toksik direnç kuvvelerinin giderek çözüldüğü aşamalı bir terapötik bağ yaratmada, Winnicott'un (1960) "gözeten" kavramını kullanır.
 
Anahtar Kelimeler:
sadakatsizlik; cinsel bağımlılık; obsesif aşk; obje ilişkileri; obje seçimi.
 
 
Sadakatsiz sevgiliye kim sadık kalır? Kronik sadakatsizlik hem tutkuyu hem istihzayı ateşleyebilir. Fakat kendisini aldatan eşiyle evliliğini devam ettiren kişi, aynı zamanda utanç ve kayıp aşkla da evlidir. Karşılıklı birbirinden beslenen bir evlilik sahasında, aldatmanın kendisi belirleyici bir etken değildir. Bu sadece aldatan ve aldatılan kişilerin yarattığı, karşılıklı tanımlanmış bilinçdışı bir düzenlemenin dışavurumunun bir semptomudur; ve davranışları onları ele verir: her biri, daha önceden dehşetle yaşadığı bir obje kaybıyla tekrar yüz yüze gelmekten korktuğu için derin bir yakınlıktan kaçınır. Paradoksal olarak, evliliğin kendisi, bu çiftlerin karşılıklı, söz konusu kayıp objelerine olan çarpık bağlılıklarını kırar. Sonuçta, bu durum obsesif aşkın ve cinsel bağımlılığın merkezinde bulunan benlik parçalanmasına bir tehdit oluşturur.
 
İçselleştirilmiş obje ilişkileri ve obsesif aşk ile ilgili önceki çalışmamda (Mitchell, 1996), en ilginç bulgu sevgi-objesinin varlığı değil, yokluğuydu. Çocukluk döneminde olduğu gibi, erişilemez bir objeyle geliştirilen ilişkinin birçok formu olabilir: depresif, kaygılı ya da bedensel özürlü bir anne, dolayısıyla da, yetişkinlik dönemindeki kayıp obje: reddeden veya sadakatsiz bir eş, karşılıksız bir aşk, karşı konulmaz fakat sonunda terk eden bir âşık. Her sadakatsizlik, obsesif partnerin müthiş tutkusunu yeni baştan kamçılıyor gibi görünüyor. Yolunu şaşırmış sevgili, pratik bir çerçevede, takıntılı aşkın öznesi için kayıp bir objedir; ve ihanete uğramış sadık, kendi bağımlı aşkı içinde kaybolan bir kurbana dönüşür, aşk uğruna kayıp özne haline gelir. Sadakatsizliğin mükerrer suçlusu ve esir olmaya imkân veren kişi birbirlerine muhtaç, her biri ilişkide eksik olana bağımlıdır. Bu kişiler obsesif aşk ve kronik sadakatsizlik ile kayıp obje senaryosundaki, önceden belirlenmiş rollerini tekrar tekrar oynarlar.
 
Sadakatsizliğin ve takıntılı aşkın bütün formlarının ve alt dallarının araştırılması bu makalenin amacının ötesindedir. Ben daha çok, kronik, obsesif ve sürekli sadakatsizlikle damgalanmış ilişkilerdeki, sahip olamayacakları birine aşık olan kişilerin incelenmesine ağırlık vereceğim. Tahminime göre, bu tip kişilerin psikolojik gelişimleri, namevcut ve kesintili obje ilişkisinin içselleştirilmesine önderlik eden ilk ikili ilişkilerindeki bağlanma sorunuyla, travmaya uğramıştır.
 
Erken obje kaybının yaygın şekli, bir çocuğun, anne babasının ihmalinden ya da yoksunluğundan dolayı sabit bir anne modelini içselleştirememesi ve bunun yerine kayıp ya da bulunmayan bir objeyi içselleştirmesi sonucu ortaya çıkar. Winnicott (1965) tarafından tanımlanan "gözeten çevre" kavramı kısmen, çocuğun duygularını ve deneyimlerini ebeveynlerin doğru bir şekilde yansıtmasını içerir. Bu durum, çocuğa ait egonun olgunlaşabileceği ve hem kendiliğin hem de obje değişmezliğinin içselleştirilebileceği tutarlı duygusal ilişkinin güvenliği içerisinde yer alır. Eğer yansıtma dengesizse, bununla beraber, anne/baba da duygusal olarak uyumsuzsa, ebeveyn/çocuk rolleri değişebilir; çocuk duygusal ihtiyaçlarını telafi edici bir biçimde karşılamaya çalışır, spontane etkileşim yerine anne/babasının ihtiyaçlarını sezmeyi öğrenir. Bu tip bir "sahte kendilik" (Winnicott, 1960) adaptasyonunda, ego'nun geçerli kendilik temsili, ruhsal boşluğu doldurmak için bir obje değişikliğine ihtiyaç duyar.
 
Obje kaybıyla ilgili tekrar eden meselelerde, sadakatsizliğin ve obsesif aşkın tarafları, bir diğerindeki kendiliğin bölünmüş parçalarını bilinçsizce fark eder. Karşılıklı yansıtmalı kişilik belirleme sürecinde, hem benliklerin hem de objelerin ayrıldığı evrede, doğası gereği, herhangi bir etkileşimde ayrı benliklerden bahsetmek imkânsızdır. Suje ve obje, pratik bir çerçevede, birbirleriyle değiştirilebilir. Farkında olmadan, bu ortaklık sürecine iştirak edenler eşit olarak: bir kontrol ihtiyacı/bir kontrol kaybı korkusu, bir anneye olan ihtiyaç/bir anne olma ihtiyacı, bir idealleştirme ihtiyacı/idealleştirilme ihtiyacı; bir boyun eğdirme/zapt ettirme ihtiyacı ve bir yüceltme ihtiyacını paylaşabilirler.
 
Dışarıdan bakıldığında, obsesif aşk, hastalığın derinliği olarak değil, duygusal derinliğin bir işareti olarak görünür ve cinsel bağımlılığın faili bizi bunun aşırı bir tutku ve evcilleştirilemez içgüdüler olduğuna inandırır. Bununla beraber, bana göre, kronik sadakatsizlik ve obsesif aşk, aşkın talihsizlikleridir. Bunlar, erken bağlanma bozuklukları temeline dayanan, özünde, kemikleşmiş deruni boşluğu yaşamaktan kaçınmak için kullanılan defansif manevralardır. Bu tip obsesyonlarda afişe edilen tutku, çocukluk döneminin kayıp annesine duyulan bilinçdışı bir özlem ve bu kaybı kabullenmedeki yetersizlik tarafından tetiklenmektedir: kayıp objeyi kompulsif, gereğinden fazla bir arayış.
 
Bir bilinçdışı kayıp obje arayışı fikrine dayanarak, Stengel'in (1941) kompulsif arayış semptomu olan hastalarla yapmış olduğu çalışmasının sonucunda, bu kişilerin, yüksek frekansla, çocukluk döneminde ölüm, depresyon ya da boşanmaya dayanan anne/baba kaybı yaşadığı bulgulanmıştır. Bu hastalar, çocukluklarında yerini asla dolduramadıkları bir şeylerin eksikliğini dile getirmişlerdir. Bazıları ölü anne/babanın aslında ölmediğini, yaşadığını ve kendi arayışlarında onunla karşılaşabileceklerini hayal ettiler. Paralelinde, herhangi bir kimse, huzursuz âşıkların avareliklerindeki mükerrer ve böylesi kompulsif obje-arayışını hemen fark edebilir.
 
Almodovar'ın (1990) "Bağla Beni -Tie Me Up, Tie Me Down!-" filmi her obsesyonun altında yatan derin bir bağlılık durumu olduğu fikrini anlatır. Güzel ama sıkıntılı bir pornografi aktrisine saplantılı hale gelen bir akıl hastasını anlatan bu hikayede, suje onu elde etmek için, kaçırma ve zorlama eylemlerini de içeren, her türlü yönteme başvurur. Aşkının karşılıksız olduğunu kabul edemez; kadını eroine alıştırarak, onun kendisine tamamıyla bağımlı hale gelmesini sağlar. Suje, objeyi kendisine bağımlı hale gelmesi için manipüle etme isteğini açık yüreklilikle kabul eder. Benzer şekilde, sahte aşığın sadakatsizliği, derinlerde yatan bir belirsizliği ve ilişkiler içindeki bağlılık korkusunu gizliyor olabilir, fakat kendilerinin öne sürebileceği gibi bağımsızlığın kaybedilmesini değil. Obsesyon ve zorlamanın en uç şekilde ele alındığı "Helena'yı Sarmak -Boxing Helena-" (Lynch, 1993) filminde, hayranı, tutku objesini esir alır ve hayran aşama aşama objenin uzuvlarını keser, böylece kadın asla ondan uzaklaşamayacaktır.
 
"Seks Yalanları-Sex, Lies and Videotype" (Soderbergh, 1989) filmi sadakatsizlikler, sapkınlıklar ve cinsel takıntılardan oluşan karışık bir ağ içinde dalgalanır. Sadakatsizlik psikolojisine sadık olarak, bölünme bu hikayede aşırı boyutlara varmıştır. Her biri diğerinin cinselliğine ya da görünür bir eksikliğine saplantılı iki kız kardeş, beraber "kötü kız"ı, "mükemmel" kardeşinin kocası ile intikam dolu bir ilişkiye iten Madonna/fahişe kompleksini oluştururlar. Kocasının müteakip duygusal uzaklığı, obsesif-kompulsif "iyi kız"ın, cinselliğini anlatmak isteyen herhangi bir kadın ile yaptığı röportajların videosu ile sınırlandırılmış obje ilişkileri olan Madonna-tipi bir fetişistin etki alanında yolunu yitirmesine sebep olur. Bu karakterlerin her biri için, bulunmayan objenin tutkusu olamayacakları ve sahiplenemeyecekleri bir şeydir.
 
Aşkın güçlüklerle dolu tarafının derinlerine dalan, Mavi Kadife-Blue Velvet- (Lynch, 1986) filminin cinsel sapığı Frank orgazm sırasında "anneciğim" diye bağırır, aynı şekilde obsesyon objesine kendisiyle göz kontağı kurmaması için şiddetle emir verir. Objesi/kurbanı, yardımcı bir mazoşist, sonrasında başka masum biriyle cinsel ilişkiye girmiştir; fakat kadın önce karşıdakinin kendisine saldırmasında ısrar etmekte ve ona bakmaması için emretmektedir. Bu tarz obje yoksunluğu yaşanan ilişkilerde yansıtma yoktur.
 
Erken yaşlarda kaybedilenin sonraki obje seçimlerine olan etkisi ile ilgili literatür derlememde (Mitchell, 1996), çocukluğun kayıp bir objesine duyulan bilinçdışı özlemin sıklıkla marazi bağlanmalarda ve patolojik aşk ilişkilerinde tekrarlandığını bulgulamıştım. Helene Deutsch'un (1937) "Keder Yokluğu" adlı makalesi, kayıp anneye duyulan bilinçdışı özlemin psikopatolojinin merkezinde yer aldığını öne sürer. Obsesif aşkta ve sadakatsizlikte, mağdur olan kişi kaybetme ihtimaliyle yüz yüze geldiğinde panik yaşar. Çok erken yaşanan duygusal kayıp ya da ayrılma, global ve kapsayıcı duygulara sahip henüz konuşamayan çocuk tarafından sembolize edilemez, ve çocuğun kendisini teskin edemediği ya da rahatlık durumunun devam ettirilemediği uzayan yalnızlık süresince, annenin yokluğu yaklaşan kıyamet ya da yok oluş şeklinde tecrübe edilebilir. Hiçbir içsel emniyet annenin döneceğine ikna edemez.
 
Ogden'in (1989) otistik-yakın pozisyonu (autistic-contiguous position), potansiyel çocuk kendiliğinin ayrılma yollarının duyusal hâkimiyeti altındaki, en erken gelişimsel sürece gönderme yapar. Annenin hem varlığı hem de yokluğu, çocuk tarafından bir anlamda, birleşmiş, "yutulmuş"tur. Kayıp, veya olmayan bir bakıcının özümsenmesi, eksiklik ve boşluk olarak yaşanır, kayıp kendiliği ima eden bir yüzer-gezer kaygı, prenatal dönemde-yani beden belleğinde derin bir biçimde bastırılır. Bu tecrübe bir tamamlanmamışlık hissini, parçalara ayrılmayı, beden kaybını, ego kaybını, kendilik kaybını andırabilir. Sadakatsiz bir partnerin ya da obsesyon objesinin gitmesine izin vermekle özdeşleşen duygular, tümüyle bu ego parçalanmasına ait erken yaşantıları geri çağırabilir.
 
Freud'un aşk teorisi (1905) âşık olmanın tekrar eden yönüne vurgu yapar, aşka yeniden kurma süreci olarak bakar, "bir objeyi bulmak aslında o objeyi tekrar bulmaktır" (Freud, 1905, s.172). 1914'te, Freud sadece anne/babanın değil, aynı zamanda kendiliğin de, ideal ego projeksiyonu vasıtasıyla, aşk objesi için bir model olarak alınabileceğini iddia eder. Bilinçdışı fantezilerin, belli durumlarda, mevcut ilişkilerin yerini alabileceğini öne sürer. Freud (1921) büyülenmenin ya da "bağımlılık"ın en uç vakalarını ego'nun sarfiyatında, ego tarafından objenin bir hiperkateksisi olarak tarif eder.
 
Günümüzde birçok teorisyen fetişi bir ödipal dönem öncesi hastalığı olarak addediyor, ayrılma travmasını da ekleyerek etiyolojisini genişletiyorlar (Blanck & Blanck, 1994). Kadınlarda obsesif aşkın "bağımlılık"ını tanımlarken, Kaplan (1991) "cinsel sapkınlık" kavramını kullanır fakat "travmanın tekrarlanmasında oluşan baskı muhakkak ki zevk arayışı ve acıdan kaçınma durumundan daha güçlüdür." (s. 218) der. Kaplan'a göre, bu tip bir obsesyon, annesinin ortadan kaybolmalarını tolere etmede güçlük yaşayan 18 aylık bir çocuğun ayrılma-bireyleşme çabalarına dayanmaktadır.
 
 
Obsesif aşkın ilk gelişimsel döneme dayandığı görüşüne paralel olarak, Mintz (1980) şu yorumu yapmıştır: 
Bu obsesyonların sürekliliği şöyle açıklanabilir:
1) ödipal evre öncesinde ya da konuşma öncesi bir dönemde anneye erken libidinal özlemlerin belirmesi, ve 
2) sevgi objesinin algılanmasının bölündüğü, veya objelerin henüz kendilikten kesin olarak ayrışmadığı bir gelişimsel aşamaya kısmi gerileme. (s. 486)
 
Ödipal dönem ile ödipal dönem öncesi arasında bir bağlantı kurarak, McDougall (1991) fetişi çocukluk döneminin cinselleştirilmiş birleşme fantezilerinden ve Ödipal intikamdan kişiyi koruyan bir ikili-savunma fonksiyonuna sahip olma olarak tanımlamaktadır. McDougall fetişi şöyle tanımlar, "karşıt fobik obje, kişiyi büyülü bir şekilde sadece kastrasyondan değil aynı zamanda primitif evren-anne ile birleşmek için, yok edilmeye duyulan bir korku-ve-ümide boyun eğmekten de korur" (s. 50).
 
Kernberg (1995) sadakatsiz evliliklerde, ödipal üçgenin rollerini tamamlamak için üçüncü bir kişiyi arayan, en çok korkulan ve en çok arzulanan şekilde davranan, partnerler arasındaki bilinçdışı danışıklığın varlığına vurgu yapar. Kernberg'e göre, "… sadakatsizliğin kurbanı, nefret ettiği rakibi ve partneri arasındaki ilişkiye dair cinsel fantezilerinde, sıklıkla farkında olmadan kendisini vefasız partneri ile özdeşleştirir. Eşlerden birinde ya da ikisinde şiddetli narsistik patoloji, normal kıskançlık kapasitesinin -ödipal rekabeti tolere etmede kesin bir başarı demek olan bir kapasite- önüne geçtiğinde, bu tip triangülasyonlar kolaylıkla harekete geçirilmiş olur" (s. 88).
 
"Zararlı Objenin Albenisi"nde, Armstrong-Perlman (1989) tutku "objeler"inin obsesyonda sinsi bir rol oynadıklarını ve bu durumun kişi tarafından başlarda fark edilmesinden çok daha yıkıcı olduğunu iddia eder. Bu objeler kişide bir tutkuyu (bilinçdışı ihtiyaç) ateşler gibi görünür ve aynı anda kendilerini kullanım dışına alarak obsesyonun harekete geçmesine yol açarlar. Armstrong-Perlman diyor ki: [Bu] obje seçimleri patolojik veya sapkın görünüyor . . . bunların geri dönüşü yoktur . . . Yoğun bir özlemi uyandırmışlardır, fakat özünde ele geçmeyen -görünürde orda olan ama tamamen erişilemez- tutku objesi ile kalmışlardır. (s. 228)
 
Armstrong-Perlman, Fairbairn'in (1943) "ilk olarak bastırılanlar ne dayanılmaz suçluluk dürtüleridir ne de dayanılmaz nahoş hatıralardır, fakat daha çok dayanılmaz olan yanlış içselleştirilmiş objelerdir." (s. 62) fikrine vurgu yapar. Fairbairn'e göre, "kötülüğü tolere edilemeyen obje" orijinal objenin, anne/babanın hem davetkâr/heyecan verici hem de reddeden taraflarından oluşuyor. Fairbairn'in kuramına göre, heyecan verici ya da reddedici içsel nesnenin baskısı, elde edilemeyen diğerleri üzerine yöneltilen öfke ile açıklanabilecek objeyi tekrar ele geçirmek için tekerrür eden girişimleri içerir. İlaveten, ben de psişede içselleştirilmiş bir obje yoksunluğunun, sonraki onu karşılayan psişik obje temsillerinin asıl nedeni olabileceğini gözlemledim.
 
Armstrong-Perlman (1989) obsesyonu anne/babanın engelleyici ve reddedici taraflarına benzeyen, "kötü objenin tekrar bulunması" olarak tanımlamaktadır (s. 231). Bu kuramlaştırma ilk travmanın, şimdiki aşikâr bir heyecan verici/reddedici dışsal obje konstelasyonu üzerinden tekrardan yapılandırılabileceğini ifade eder. Bana göre, bu yorum temsil-öncesi nesne yaşantılarını görmezden gelme riski taşımaktadır ve aslında, içselleştirilmiş boşluk fikrine karşı bir savunma da olabilir.
 
Truffaut'un (1975) bir filmi olan, Adele H.'nin Öyküsü -The Story of Adele H.-, gösterişli psikotik olduğu keşfedilene kadar, kendisine sürekli yaklaşmasına sebep olan reddedici, sapkın bir sevgiliye takıntılı olan, Victor Hugo'nun kızı, Adele'in olağanüstü yaşantısını anlatır. Aşkın Rüyaları ve Mukadder Rastlantılar - Dreams of Love and Fateful Encounters-'da, Person (1988), Adele'in sevdiğiyle ilgili fantezisine öylesine dalmışken, sokakta sevdiği adamın yanından geçtiği sırada, onu fark edemediği ironik sahneyi işaret eder. Şunu da belirtmek gerekir ki, Adele'in sevgilisinin ilişkileri ile ilgili şehvetli alakası da ilginçtir. Sevdiğini gizlice sapık gibi takip eder ve görsel olarak sevdiğinin cinsel kaçamaklarını bitirir. Mevcut bulunmayan bir partnere olan bağımlılık, en az diğer bağımlılık çeşitleri kadar, son derece yıkıcı olabilir, fakat görünen ıstıraba rağmen, güçlü libidinal bir kısım bulunmaktadır.
 
Toplum nasıl ki aldatmayı tahkir ediyorsa, sadakatsiz âşık, meşum ve sadist özellikler de bazen obsesyon objesi olarak kabul edilir. Kişi objeye karşı tiryakilik yaratan bir özlem içindedir ve obje psikolojik olarak kişiyi tüketir. Bu sapkınlık, ihanet ve daimi kovalama serüvenine hem kurban hem de aldatan iştirak eder, her biri diğerini doyumsuz bir şekilde harcar, psikolojik boşluğa karşı dehşetli bir mücadele içerisinde güç ve kontrol için rekabet ederler.
 
Düşük şiddetli sadakatsizlikler tipik bir şekilde Ödipal üçgenle ilişkilendirilirken, cinsel bağımlılıklar ve obsesif aşk Ödipal dönem öncesine, çocuğun bağlanma ve birleşme, ayrılma ve bireyselleşme ile ilgili ilk psikolojik görevlerle ilişkisinin olduğu zamana, gerilemeyi gösterir. İlkel savunma mekanizmalarının (özümseme, bölünme, yansıtmalı özdeşim ve inkâr) ve çok erken ego örgütlenmesinin (cinsel bağımlılıklarda, beden belleklerinde ve büyülü düşünmelerde görüldüğü üzere) hâkimiyeti, obje değişmezliğinin geleceğe ait bir şey olduğu ve bağlanmadaki komplikasyonların baskın olduğu, oral döneme işaret eder. Erken yaşanan bir travma anneyle güvensiz bir bağlanmaya yol açtığında, çocuk, yetişkinlik döneminde, obje kaybı ya da terk etmenin potansiyel olarak eşdeğer olduğu kendiliğin ve diğerinin yok oluşundan duyulan korku ve gerilemeye karşı dirençsiz kalır. Can havliyle namevcut sevgilinin peşine düşmek, sadece fantezi olsa bile, umutsuz bir objeyi tutmaya çalışma girişimidir.
 
Kronik sadakatsiz âşık obje kaybına karşı fazlasıyla açıktır. Dolayısıyla erkek/kadın kopmuş bağlardan korkar. Her derinleşen bağlılık potansiyel bir tehdit olarak algılanır ve kadını/erkeği sersemletici başka bir ilişkiye savurur. Bu tip bağımlılık karşıtı istismarlar nişanlılık, evlilik ya da hamilelik dönemlerinde şiddetlenebilir. Birden fazla sevgiliyi kanatları altında tutmak, ilk objenin ehemmiyetini azaltır ve böylece obje daha güçsüz, daha az tehditkâr olarak algılanır.
 
Kendi kocasına ve diğer erkeklere karşı çelişkili duygularını şu ifadelerle açıklayan bir kadın hasta, sadakatsizliklerinin ve obsesyonlarının altında yatan derin obje kaybı korkusunu ele vermektedir: İş yerinde bana yakınlaşan bir adamla ilişki yaşamaya oldukça yakındım. Düşünüyorum da kocamdan ziyade, bir yabancıya daha fazla verici olabilirim. Kocamı sevdiğimin farkındayım ama tam olarak o tutkuyu hissedemiyorum . . . yeni birine, daha az ulaşılabilir birine karşı duyduğum tutku. Bu çok açık bir şekilde beni yansıtır. İlk kocama gerçekten âşık olmuştum ama o hiçbir zaman yanımda değildi; evli kaldığımız dört yıl boyunca ben hep onun peşinden koştum. Hiçbir zaman güvende değildim. Ve evliliğimi yıkan adamla da durum aynıydı, o bana karşı çok kötüydü ve ben tamamen ona takıntılıydım. Birine yeterince yakınlaşamıyorum çünkü çıkmaz sokağa girmekten ve yalnız kalmaktan çok korkuyorum.
 
Volkan (1981) matemli kişinin kaybettiği insanla kurduğu duygusal bağ yoluyla dışsal yerine koyma objesine atıfta bulunan "bağlantı objesi" terimini patolojik matem çalışmasında kullanmaktadır. Bağlantı objesi, matemli kişi tarafından hem kaybedilen kişinin hem de kendisinin fizik sınırlarını bulandıran bir parçası olarak görülür. Obsesyon objesi bir bağlantı objesi olabilir; gayrimeşru partner ise kesinlikle böyledir. Özünde bu, sevilen birinin ölümü ya da ortadan kaybolması sonucu, olmayan ötekinin bıraktığı boşluğun yer değiştirmesi ya da yerinin doldurulması için bilinçsiz olarak inşa edilen bir fantezi ilişkidir.
 
Minghella'nın (1991) filmi "İçtenlikle, delice, derinden (Truly, madly, deeply)" grafiksel olarak bu tarz fenomenleri tasvir etmektedir. (Matemle dolu) kişi, kaybettiği sevgilisini sürekli kendisinin etrafında gizlice dolaşan bir hayalet fikrine dönüştürerek çözümlenmemiş matem sürecini yönetir. İlk başlarda kişi sevgili hayaletiyle neşelenir ve tekrardan âşık olmuş gibi davranır; fakat sevgilisi aslında ölmüş partnerden kurgulanan bir fantezidir. Şahıs gittikçe hayata tekrar dâhil olduğunda ve er ya da geç yeni (ve yaşayan) birinden etkilendiğinde, suçluluk duygusuyla eski hayatı ve yeni ilgileri arasında kalır; hayaletini bir gizli âşık gibi saklar ve yeni aşk fikrini ondan uzak tutmaya çalışır. Ölüye bağlı kalır ve diriyle gizli bir ilişki içine girer.
 
Aşağıdaki "Grretchen" vakası, psişik boşluğu doldurduğu halde namevcut diğerine olan obsesyonuna karşı savunulan patolojik yası gösteriyor. Gretchen, şiddetli bir depresyon yaşamasına sebep olan önemli kayıplar serisinin ardından, tedavi olmak için bana gelmişti. Kayıp aşka ("Dan" olarak bahsedeceğim) olan sağlıksız bağlanma ü
Görüntüleme Sayısı : 9203
Kemal Sayar Kemal Sayar Valid CSS!
Copyright © 2013-2017 Kemal Sayar Tüm hakları saklıdır. © Web Tasarım