Kemal Sayar

Nefreti azaltmak elimizde - Kemal Sayar

İnsana Dair

Nefreti azaltmak elimizde

Ötekinin canavarlaştırıldığı, değersizleştirildiği, şeytanlaştırıldığı, soyut bir yaratığa benzetildiği basmakalıp düşüncelerle ‘yabancı’ artık bizim aziz değer ve inançlarımıza karşı büyük bir tehlike haline getirilir. Örneğin, İsrail parlamentosundan bir milletvekili, Filistinlileri “yılan”a benzetir ve onları doğuran anneleri hedef alan açıklamalar yapar. Irk veya din nefretini çoğaltan, yabancı düşmanlığını körükleyen her türlü ifade biçiminin yayılması ve teşvik edilmesi, ‘nefret söylemi’ olarak isimlendiriliyor.

 

Nefret söylemi, kendisini farklı durum ve şartlarda ortaya koyabilir. Bir başka insan teki veya grubunun dinine, ırk ve etnisitesine yönelik aşağılayıcı ifadeler kadar, milliyetçilik ve etnosentrizme yaslanan tahammülsüz açıklamalar da nefret söylemi kapsamına girebilir. Şiddete yol açan, ruhsal hasar veren, aşağılayan ve gözden düşüren, ayrımcılığa yol açan ifadeler, nefret söylemi kapsamında değerlendirilir. Nefret suçu da geniş anlamda, kurbanın algılanan veya gerçek; ırk, renk, din, cinsel yönelim, engel veya ulusal kökenine göre seçildiği suçtur. İnsan olarak kategoriler yardımıyla düşünürüz. Bir insan veya olaydan bahsederken, anlattığım şeyler kendisine karmaşık geldiğinde, küçük oğlum hep sorardı: “İyi mi, kötü ?” Böylece zihninde kategoriler oluşturur ve dış dünyanın karmaşıklığını böylece daha anlaşılabilir kılardı. Hepimiz içinde yaşadığımız dünyanın karmaşasını bir şekilde başa çıkabileceğimiz boyutlara indirmek isteriz. İnsanları kategorilere yerleştirmek suretiyle dış dünyaya hızlıca uyum sağlar ve günlük hayatımıza devam ederiz.

 

‘Basmakalıplaştırma’ dediğimiz bir süreç ile dışımızda kalan gruplara bazı özellikler yakıştırırız. Yahudiler şöyledir, Türkler böyledir vb. Kendi grubumuzla öteki gruplar arasına ördüğümüz duvar, önyargının da temelini oluşturur. Grup içindeki bireysel farklılıkların önemi kalmaz. Basmakalıp düşünen kişiye göre, bir gruba ait birey de grubu ile tastamam aynı düşünür ve ondan farklı olamaz. Kategorileştirme yoluyla basitleştirme sonuçta aşırı basitleştirmeye, aşırı basitleştirme de tahrif etmeye yol açabilir. İşler kötü gittiğinde bizim dışımızda kalan grupları daha kolay suçlar hale geliriz. Onları ‘günah keçisi’ haline getirmemiz, kötüye gidişin sebebini onlarda aramamız yaygın bir tutum olarak görülür.

 

Güneydoğu’dan şehit cenazeleri gelmeye başladığında Batı bölgelerine ekmek parası için pamuk toplamaya gelen yoksul Kürtlere saldırılması gibi. Ait olduğumuz takım, cemaat veya grup başarılı olduğunda özgüvenimiz yükselir, başarısız olduğunda ise özgüvenimiz düşer ve bu da önyargının tırmanmasına yol açar. Suriyeli göçmenlerin büyük şehirlerde giderek daha görünür hale gelmeleri ve kendi ekonomilerini oluşturmak için girişimlerde bulunmaları, ekmeklerinin ellerinden gideceğini düşünen kişilerde öfkeye yol açabilir. Nefretin temeli ötekini gayrı insanileştirmek Nefret ötekini insanlıktan tenzil-i rütbeye uğratmakla, onu gayrı insanileştirmekle başlar.

 

Zihnin en diplerinde “öteki”ni “düşman”a çeviren propagandalarla oluşturulmuş psikolojik inşalar yerleşir. Militarizm ve şiddetin en güçlü motivasyon kaynağı işte bu imgedir. Söz konusu “düşman” imgesi üzerinden bireyler, tüfeklerine nefretin ve korkunun şarjörlerini yüklerler. Kişide korku hisleri uyandıran, kişinin kendisini iyi hissedebilme yetisini ve toplumun ulusal güvenliğini tehlikeye sokan güçlü bir düşmanın imgesi, anne ve babaları oğullarını savaşa göndermeleri için teşvik edici olur. Bu sayede tepelerde toplanarak coşkulu bir sinema filmi izler gibi Gazze üzerine yağan bombaları izleyen, “düşman” bebeklerin katledilmesini Tel Aviv sokaklarında sevinç naraları atarak karşılayan bir insan tipi oluşturulur. “Gazze’deki katliamın yarattığı öfke, kimi zihinlerde bir savrulmaya yol açabilir ve katliamı yapan kişiler, mensup oldukları din üzerinden tanımlanarak Yahudi imgesine dair olumsuz algılar çoğaltılır. Gazze için duyduğu acıyı sakınmadan ifade eden romancı Mario Levi, sadece dini aidiyeti yüzünden boykot kapsamına alınır.” Irmağın bu yakasında ise Gazze’deki katliamın yarattığı öfke, kimi zihinlerde bir savrulmaya yol açabilir ve katliamı yapan kişiler, mensup oldukları din üzerinden tanımlanarak Yahudi imgesine dair olumsuz algılar çoğaltılır, Hitler’e methiyeler düzülür. Gazze için duyduğu acıyı sakınmadan ifade eden romancı Mario Levi, sadece dini aidiyeti yüzünden boykot kapsamına alınır. Bazı aklı evveller, sinagogları saldırmayı marifet bilir. Çok daha sorumlu konuşması beklenen, kanaat önderi sayılabilecek bir kişi, öfkeli insanları sokaktaki Musevi yurttaşa karşı zor tuttuklarından söz eder. Burada nefret yaratan ruhsal düzeneğin ‘korkunç basitleştirici’ tarafının nasıl her şeyi dümdüz edebildiğini görüyoruz. Bu basitleştirme ve tahrifat sürecinde, Yahudi dinsel kimliğine ait olmak ile Siyonist dünya görüşünü ayırt etmek zorlaşıyor. Oysa “Bebekleri katledenler Yahudi olduğuna göre bütün Yahudiler kötüdür.” tarzı bir basitleştirme, aslında tam da dünya barışını küstah eylemleriyle dinamitleyen savaş efendilerinin yaymak istediği bir önyargı. Dehumanizasyon (gayrı insanileştirme), diğer insanın yani benden farklı olanın da benim gibi bir ruhu veya zihni olduğunu kabullenmemek demektir. O, benden farklı olduğu için “daha az insan” kategorisine yerleştirilir. Böylece nefret eden, nefret nesnesini kötü, ahlaksız ve tehlikeli olarak görecektir. Kurban giderek değersizleştirilir ve böylece nefret eden gözünde bütün ahlaki ve insani değerini yitirir. Ötekinin canavarlaştırıldığı, değersizleştirildiği, şeytanlaştırıldığı, soyut bir yaratığa benzetildiği basmakalıp düşünceler eliyle ‘yabancı’ artık bizim aziz değer ve inançlarımıza karşı büyük bir tehlike haline getirilir.

 

Örneğin, İsrail parlamentosundan bir kadın milletvekili, Filistinlileri “yılan”a benzetir ve onları doğuran anneleri de hedef alan açıklamalar yapar. Buradaki yılan metaforu ile masum bebek, çocuk ve diğer sivilleri katletmek meşrulaştırılır. Toplumda düşman tehlikesi sebebiyle giderek fazla hissedilen korku duygusunun, mantıklı ve duyarlı insanları mantıksız davranışlarda bulunmaya ittiğini, özgürlükçü zihniyete sahip insanları bile kimileyin tahripkârlığa sürüklediğini görebiliriz. Düşmanın posterlerde, televizyonlarda, dergi kapaklarında, filmlerde ve internette sunulan dramatik görsel imgeleri, beyinlerimizin kuytu köşelerine böylece kabul edilir ve ilkel beyin, güçlü korku ve nefret duyguları ile tıka basa doldurulur. Bu vahşi imgelemin pratikteki en uç sahnesinde, bir insanın kendisine düşman olarak tanımladığı bütün insanları yok etmek amacıyla plan yapması yani “soykırım” yaşanır. Geçmişte Nazizm, bugün her türlü gizli veya açık ırkçı ideoloji ve nihayet Gazze’yi ağır bir insanlık trajedisine dönüştüren Siyonist proje, bu nefret suçu üzerinde yükselir. Türkiye’deki nefret söylemi olgusu dikkate alınmalı Türkiye’de nefret söylemi ve suçu çoğu zaman cezasız kalıyor. Günlük dile sirayet eden, “Ermeni dölü”, “Kızılbaş” vb. ifadeler açık bir nefret söylemi içeriyor. Seçkinci çevrelerin bir dönem yaygın olarak kullandığı, “göbeğini kaşıyan adam” metaforu da kendisinden farklı saydığını aşağılama ve gözden düşürme üzerine kuruluydu. Siyasetin de dönem dönem düşman üretme stratejisi üzerinden nefreti politik bir enstrümana dönüştürdüğü görülüyor. Devlet geçmişimiz de nefret söylemi noktasında pek aydınlık değil: Türkiye’de devlet çok uzun yıllar boyunca bir “iç düşman” tanımı yaparak nefret söylemlerinin birincil üreticisi oldu. Makbul saymadığı yurttaşını etiketledi, ayırdı ve dışladı. Devletin resmi ideolojisinin ürettiği mağdurlar, bu nefret söylemleriyle birden kendilerini “iç düşman” olarak buldular, hapsedildiler, işkenceden geçtiler, okullardan ve işlerinden uzaklaştırıldılar. Böyle bir iklimde nefret söylem ve suçlarına karşı toplumsal hassasiyetin oluşması da gecikti. İnsanlar uzak atalarının Ermeni olabileceğini bir aile sırrı olarak sakladılar; Alevi, dindar veya Kürt kimlikleri gizlendi. Farklılık, ötekinin insanlığından çalan bir şey olageldi. Keza son zamanlarda, ülkeyi kendilerinden başkasına yurt saymayan seçkinci çevrelerin dilinde Suriyeli sığınmacılara yönelik tepkilerin çoğaltıldığına tanık oluyoruz. Tepkilerin temelinde şu mantığın yatıyor: “Kirli, pasaklı ve yurtsuz kişi, bizim saf ve temiz ülkemizi pisletiyor ve görüntü kirliliği yaratıyor.” Peki, nefret söylemini karşı neler yapılabilir? Toplumsal tanışmayı ve iç içe geçişi hızlandıran her manevra, önyargıyı azaltarak nefret söylem ve suçlarını azaltacaktır. TBMM'de azınlıkların temsil edilmesi, gasp edilmiş azınlık haklarının iadesi, siyasi ve ideolojik dilin bir düşman yaratma saplantısından kurtulması, herkesin zihnindekini ötekini incitmeden söyleyebildiği bir açık toplum, farklı olanın bir tehdit değil bir zenginlik olabileceğinin ilkokul sıralarından başlayarak tartışılması aklıma ilk gelen öneriler.

 

Eğitim sistemimizi, alternatif görüşlerin de dolaşıma sokulabildiği, muhalif olmanın hainlikle özdeş tutulmadığı, empati eğitiminin mihenk taşı kılındığı bir şeffaflığa kavuşturmak zorundayız. Ders kitaplarından başlayarak nefret dili, toplumsal ve politik hayattan kovmalıyız. Yasal sistemimize, ayrımcılık ve nefret suçlarını titizlikle cezalandıran maddeler in yer almasını sağlamalıyız. Nefret söylemlerinin havada uçuştuğu bir ülkede, her şeyin öncesinde bir farkındalıkla işe başlayabiliriz: “Ötekinde kınadığım şey, benim kendimde yüzleşmekten korktuğum için ona yansıttığım şeyin ta kendisi olabilir.” Ve yine birkaç soru sorarak bu farkındalığa adım atabiliriz: “Bombalar altında kavrulan ben olsaydım ne yapardım? Farklı bir ülkede dilenerek hayatımı idame ettirmek zorunda kalsaydım ne hissederdim? Azınlıkta olan dinim ve milliyetimden dolayı çoğunluğun hakaret ve aşağılamalarına muhatap olmak bende nasıl bir psikolojik hasar bırakırdı?”

Görüntüleme Sayısı : 3477
Kemal Sayar Kemal Sayar Valid CSS!
Copyright © 2013-2017 Kemal Sayar Tüm hakları saklıdır. © Web Tasarım