Kemal Sayar

DAİMA MERHAMET - Kemal Sayar

Akademik

DAİMA MERHAMET

Prof.Dr. Kemal Sayar, Nisan 2011 Kutlu Doğum Haftası Açılış Konuşması, Ankara

Efendim, dünyamız bir merhamet eksikliğinden can çekişiyor. Bakıyorsunuz çevre, tabiat kirleniyor. Yani bir 50, 100 sene sonrasını tahayyül edemez boyutlara gelmiş durumdayız. Tabiatın kirlenmesi, tabiatın bize artık eski güzelliğini sunamaz olması da insanın merhametsizliğinin bir tecellisi. Çünkü biz Seyid Hüseyin Nasr'ın deyimiyle tabiata bir ana gibi davranmıyoruz. Onu istismar etmeye yönelik bir iştihanın kurbanı haline getiriliyoruz. İnsan ilişkilerine bakıyorsunuz insan ilişkilerinde büyük bir yıkıcılık hakim. Körpecik yavrular nasıl bir kötülüğün eseri olduğunu kavrayamadığımız bir şekilde cinayete kurban gidiyor. Evladın anaya, ananın evlada emniyeti kalmadı. Bütün bunlar, merhamete günümüzde ne kadar fazla ihtiyaç duyduğumuzu bir kez daha bize gösteriyor. Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde bahsediyoruz ya, bazı batı memleketlerinde şöyle güzel bir uygulama yapıyorlar, hafta sonları insanların içini burkan haberleri bir süreliğine tatil ediyorlar ve sadece insanlara güzel ve olumlu haberler veriyorlar. Ben bir psikiyatri uzmanıyım, doğrusu ben memleketimizdeki özellikle kimi ticaret kanallarının haber bültenlerini izlemeye takat yetiremiyorum. Onları izlerken içim burkuluyor ve hakikaten nasıl bir dünyada yaşıyoruz sorusuna cevap veremiyorum. Pek çok insan ruh sağlığı zaten gerginlikle mağlup olan insanlardır bu haberleri izledikleri zaman, gazeteleri üçüncü sayfalarına ve belki bütünlerine baktıkları zaman çok emniyetsiz çok vahşi, insanın kurdu olduğu bir dünyada yaşadığımız izlenimini ediniyorlar.
 
 
Evet, bir Latince atasözü var 'homo homini lupus' diyorlar, 'insan insanın kurdudur'. Bizim medeniyetimiz ise bize bunun tam tersini söylüyor. İnsan insanın kurdu değildir, insan insanın yurdudur. Hz. Resul 'kendisi için istediğini başka bir kardeşi için istemedikçe kişi tam, kâmil manasıyla iman etmiş olmaz' diyor. Bir diğerkâmlık felsefesi var bizim genetik kodlarımızda. Pek çok insan maalesef merhamet kavramı ile acımak kavramını birbirine karıştırıyor. Acımak dediğimiz şey bir lütufkarlık barındırıyor içinde, bir yukarıdan bakış, bir kibir, ben daha yukarı bir konumdayım ve daha aşağıda olan sana acıyorum. Hâlbuki merhamet böyle bir şey değil. Merhamet bize söylendiği üzere bizim onu vermekle zaten şifa bulacağımız bir şey. Yani merhamet aslında ilahi özümüzün insan ilişkilerinde bir yansımasından, tecellisinden ibaret. Merhamet eden aslında o anda merhamet ediliyor demektir. Merhamet veren o anda merhamet verdiği kişi tarafından kendisine, merhamet veriliyor demektir. Merhamet duygusunu acımak duygusundan ayırabilmek lazımdır. Merhamet bir başkasıyla birlikte bir ızdırap çekebilmek demektir, merhamet bir başkasının ızdırabını hücrelerinde yaşamak demektir, onun ızdırabıyla benim de inleyebilmem demektir. Günümüzde en çok bu diğerkamlık ahlakına ihtiyacımız var. Çünkü 'adam sen de' ciliğin had safhaya vardığı, gemisini kurtaranın kaptan sayıldığı, 'bana dokunmayan yılan bin yaşasın' felsefesinin maalesef yürürlülükte olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Katliamların haddi hesabı yok. İnsanlar kolaylıkla birbirlerine kıyabiliyorlar. Böyle bir dünyada ötekinin iniltisini, acısını hissetmenin ötekinin ızdırabıyla ahlaklanmanın ne kadar önemli olduğu ortada. Eğer bizler başkasının ızdırabıyla, başkasının iniltisiyle hemdert olabiliyorsak, onunla ahlaklanabiliyorsak kamil manada insanlık yolunda yürüyoruz demektir. Sadece kendi nefsi için, kendi egosu için, kendi refahı için yaşayan insanın insanlığından bir şeyler eksiktir. Anlam, mana dünyasında kendini yerli yerine oturtamamış bir insandır o.
 
Hepimiz ancak kendimize daha yüksek bir amaca yönelebildiğimiz zaman daha kamil insanlarız. Kendimizden daha yüksek bir amaca yani bizimle beraber solmayan, yitmeyen, Hz. İbrahim'in kıssasında dile getirdiği gibi batmayan bir ülküye yönelmek zorundayız. Yani inandığımız değerler, hizmet ettiğimiz değerler; bizim yok oluşumuzla birlikte zail olmamalı, yok olmamalı. İşte böyle bir dünyada iki seçenek var önümüzde. Ya merhameti seçeceğiz, merhamet yolunda ilerleyeceğiz, ya da 'gemisini kurtaran kaptan' diyeceğiz, 'altta kalanın canı çıksın' diyecek ve zalimane bir anlayışı benimseyeceğiz. Zalimane anlayış bize şunu söylüyor: 'Altta kalan altta kalmayı zaten hak etmiştir'. Sosyal darwinizmdir bunun adı bilimsel literatürde. Güçlü olan ayakta kalır diyor bize, zaten düşen, zayıflayan bunu hak ettiği için oradadır. Dolayısıyla onun sırtına binip çıkmakta bir problem yoktur. İşte bizle merhamet ahlakıyla, merhamet donanımıyla böylesine zalimane bir anlayışla mücadele edeceğiz. Yani hep söylenildiği gibi gücün hakkına karşı hakkın gücünü savunacağız. Güç; silahıyla, bilimiyle, çeşitli metotlarıyla galip gelmiş olabilir ama sonunda asla var olamaz, kaim olamaz, adalete yaslanmayan hiçbir güç/görüş, hiçbir medeniyet sonsuza dek kaim olamaz. Geçici bir süre zaferini ilan eder fakat sonra insanlığın gösterdiği dirençle tarihin sahnesinden silinir gider.
 
Kâinatın sadece güçlü olanın ayakta kaldığı bir çerçeve, çevre olduğunu söyleyen dünya görüşünün aksine kainatta sadece yardımlaşan organizmaların hayta kaldığını söyleyen bir başka bakış da vardır. Bu bakış bize kainattaki bütün varlıkların birbirine görünmez merhamet bağlarıyla bağlantılı olduğunu, birimizin iyiliğinin diğerinin de iyiliği olduğunu fısıldıyor. Yani bizler birimiz iyi olmak kaydıyla bu salondaki insanlar olsun, kâinattaki bütün mevcudat olsun birimizin iyiliği ötekinin de iyiliğine yarayabilir. İnsanoğlu birbirine bağımlı bir varlıktır. İnsanoğlu ve bütün nebatat olsun hayvanat olsun birbirinden beslenen, birbirinden imdat isteyen varlıklardır. İşte bize bu görüş diyor ki kainatta güçlü olan ayakta kalır önermesi çok doğru değil. Dinozorlar çok güçlüydü ama yok oldular. Demek ki kainatta yardımlaşmayı becerebilen, birbiriyle çok güzel ekosistemler oluşturan dolayısıyla birbirine veren ve alabilen organizmalar ayakta kalıyor. İşte bizler galiba bu felsefeye, bu ahlaka, bu diğerkamlık anlayışına hizmet etmek zorundayız. Yani, insanın insan kurdu olduğu, varlığın varlığa kurt olduğu değil, varlığın varlığa yurt olduğu, insanın insana yurt olduğu bir anlayışa hizmet etmek zorundayız. 'Merhamet ötekiyle beraber acı çekmektir' dedim, merhamet bu bakımdan bir empati duygusunu da içinde barındırır. Yani ötekini anlayabilmek, ötekinin çarıkları içine girip o çarıklar içinde, Kızılderililerin ifadesiyle, millerce yürüyebilmeyi gerektirir. Ama empati duygusunu aşan bir şeydir merhamet. Çünkü merhamette aksiyonerlik vardır. Eğer siz sadece bir insan için üzülür, onunla beraber acı çeker fakat hiç kımıldamazsanız, hiç hareket etmezseniz o merhamet eksik kalır. Merhamet aksiyonerdir. Bize de aksiyoner olmak zaten öğretilmiştir. Bizim dinimiz bize her zaman hayrın ve iyiliğin peşinde koşmayı vaaz eder. Kıyamet suru üflendiğinde dahi elinizde bir fidan varsa gidip bunu dikiniz buyurur Hz. Peygamber. Bu ne kadar büyük bir davettir, ne büyük bir çağrıdır.
 
 
Her zaman oluş üzerine olun, her zaman gayret üzerine olun, her şey kopup bitecek olsa dahi umuttan vazgeçmeyin, umuttan feragat etmeyin demektir bu. İşte merhamet de bizi eyleme çağırır, komşumuzun açlığı bizi eyleme çağırır. Komşusu açken tok yatan bizden değildir çünkü ötekinin sıkıntısı biz eyleme çağırır, hemdert olmaya çağırır. İşte bakın dünyanın aldığı ve Türkiye'nin maalesef içinden geçtiği bu ruhsal kriz, narsisizmin krizidir. İnsanların, toplulukların sadece kendilerini değerli saymaları ve başka insan kardeşlerini başka varlıkları değerli saymama krizidir. 'Ben gider gücümü gayri meşru da olsa her yerde kullanabilirim' diyenler dünyada meşruiyet krizi yaratıyorlar, bir merhamet, ruh krizi yaratıyorlar. Nasıl ki bir insan güçlü olmak hasebiyle başkasının hakkını iktisap edemezse; hiçbir devlet, millet veya organizasyon da masumlar üzerinde terör uygulayamaz. Masumların üzerinde kayıtsızca kendi hükümdarlığını yürütemez. 'Sadece ben ve benim çıkarlarım öndedir, benim kabilemin çıkarları dışında hiçbir çıkar önemli değildir, insanların genel çıkarı önemli değildir, ahlak kaideleri önemli değildir' demek işte merhametsizliğin daniskasıdır. Bunun örneklerine yakın zamanlarda rastladık. Bosna'daki savaşta rastladık, Ruanda'daki savaşta rastladık, Irak'ta rastladık, en son Gazze de çocukların üzerine fosfor bombaları yağdırılırken yaşadık. 'Başka insanların hayatları kayda değmez, sadece ben ve benim kabilemden olanların hayatları önemlidir' diyen insanlar merhametin temeline dinamit koymaktadırlar ve insanlığımızı tehdit etmektedirler. İnsan olmanın bilgisini tehdit etmektedirler. Bakın sosyal psikoloji çalışmalarında çok enteresan bir veri var. Hepimizin kendisini sigaya çekmesi gerektiren bir veridir bu. Bize şunu söyler pek çok çalışma, bizler kendimizden saydığımız insana karşı merhamet etmekte çok mahiriz, kendimizden bizden saydığımız insanları seviyoruz, onaylıyoruz, onların hatalarını görmezden geliyoruz, onlara merhameti kolaylıkla gösterebiliyoruz. Ama farklı saydığımız, hasım saydığımız, düşman saydığımız insanlara karşı aynı merhameti gösteremiyoruz. Onlara karşı o kadar toleranslı değiliz, onları affetmek istemiyoruz, onların hatalarını büyütüyoruz kolaylıkla. İşte merhamet yaratılmış her şeye merhamet edebilmek demektir. Kalbimizin o kadar kuşatıcı olmasıdır ki Hz. Resul'un söylediği gibi 'ya rabbi onları affet çünkü bilmiyorlar' diyebilmektir. Gözyaşları yüzünden süzülürken, eziyet görmüşken, horlanmışken bunu söyleyebilmektir işte. İnsanın en çok canı yandığında merhamet edilebilmesi , işte bu çok büyük bir yükseliştir. Çünkü canımız yandığı zaman bizler öfke duyarız, intikam almak isteriz, biz de karşımızdakinin canını yakmak isteriz. Bu çok basit bir psikolojik kaidedir. Ancak intikamla, bir misillemeyle içimizin soğuyacağını düşünürüz. İşte o yüzden de dünya maalesef öfkeden geçilmiyor. Öfke cinayetleri, ya da birbirini hiç tanımadan öfkelenen insanlar silahlarını çıkarıp ateşleyebiliyorlar, birbirini tanımayan insanlar muhayyel korkular yüzünden birbirini kesebiliyorlar, ızdırap çektirebiliyorlar.
 
Öfkeyi dizginleyebilmek merhametin olmazsa olmaz koşullarından bir tanesidir. Merhamet senin mutluluğun olmazsa benim de mutluluğumun olmayacağı bilgisidir. İnsanın kendi sınırlarının ötesine varmasıdır. Sadece kendisi için değil başkaları içinde var olduğumuzu hissettiğimiz zaman çok kuvvetli bir canlılık hissi yaşarız. Bugün bakın batı toplumunda ruhun ölümünden bahsediliyor, kronik sıkıntının batı toplumunun yaygın haleti ruhiyesi haline geldiğinden bahsediliyor. Yine de bizim toplumlarımızı çok canlı kılan bir şey var; insan ilişkileri. Bizler yardım etmeyi seven toplumlarız, bizler dost elinden gel olmasa da giden toplumlarız. Kalpten kalbe yolu bulabilen insanlarız. İşte bu bizim toplumumuzu her şeye rağmen güçlü, dayanıklı, canlı kılmaya devam ediyor. Merhamet içimizde bir yerlerde sönmeye tutmuş, insanlık kandilini yeniden tutuşturan ve bize en temel halinde insanlığımıza geri çağıran bir duygu. Şimdi, evet az önce sayın başkanımız da bahsetti batı toplumlarında komplo nazariyatı hat safhada merhamet konusunda. Diyorlar ki iyilik, merhamet hissi boş yere galip gelmez, insan eğer bir şey arıyorsa, merhamet edecek bir fırsat ya da kişi arıyorsa aslında kendini alkışlatmak ihtiyacındandır. Yani bir şekilde kendine bir övgü düzmek istiyordur. Kendini iyi hissetmek istiyordur. O yüzden merhamet işlevine soyunuyordur. Yani merhametin kendiliğinden ve ya Allah' ın rızasını gözeterek kendi başına bir eylem olabileceğini kabul etmeyen bir düşünce. Komplocu bir düşünce, insanın baştan kötü bir varlık olduğunu varsayan bir düşünce. Bizse bu anlayışa karşı insan fıtratının temiz ve berrak olduğunu ve daha sonra kirlendiğini düşünüyoruz. Dolayısıyla insanın fıtratında, varoluşunda merhametin zaten kodlanmış olduğunu söylüyoruz. Çok enteresan bir şey, psikoloji bilimi de bize bunu söylüyor. Yaklaşık 20-30 yıldır merhamet kavramı üzerine çalışmalar yapılıyor ve ahlakın kökeni empati, merhamet duygusunun köklerine bakıldığı zaman bizlerin insan olarak beynimize ruhumuza bu duygu kodlanmış olarak doğduğumuzu çalışmalar gösteriyor. Yeni doğan bir bebek başkasının ağlayışına, sesine, iniltisine hemen cevap veriyor.
 
Çocuk koğuşlarında kalmış olanlar görmüştür. Özellikle yeni doğan koğuşlarında, ben de Ankara Hacettepe Tıp Fakültesinde bir aylık intörnlüğümü yeni doğan koğuşunda yapmıştım, bir çocuk ağlamaya başladığında diğerleri o ağlayışa bir ağlayışla cevap verirler. İnsan bir başkasının ızdırabını hissetmeye ayarlı bir varlıktır. Bir 30 sene önce çok enteresan bir buluş yapıldı. Ayna nöron denilen bir kavram özellikle sinir bilim literatürüne girdi. Çok enteresan bir şey bu. Bir insanın çektiği ızdırabı ben onun yüzünden hissettiğim anda onun beyninde harekete geçen hücreler hangisiyse benim beynimde de aynı hücreler harekete geçiyor. Anya nöronlar, yani insan beyni karşısındakinin ızdırabını hemen hissediyor ve hemen ona bir cevap veriyor. Onun beyninde ateşlenen, harekete geçen sinir hücrelerinin aynısı benim beynimde de harekete geçiyor. Bu çok büyük bir buluş, bu buluş bize empati duygusunun, başkasını anlamanın insanın ruhuna zaten kodlu olduğunu, insanın rahmani bir varoluş üzerine yaratıldığını söylüyor. Peki, hal böyleyken ne oluyor da bizler bazen büyük zalimlere, acımasız kişilere, çok kıyıcı insanlara dönüşüyoruz. İşte, o merhametin maalesef dünyamızda geçer akçe bir değer olmasından, insanlığı aydınlatıcı bir değer olmaktan maalesef kültürel koşullanmalarımız vasıtasıyla geri durmasından kaynaklanıyor. Kültürler bazen merhameti özendiriyorlar bazen de insanları merhametsizliğe teşvik ediyorlar. Kültürler bazen gücün hakkını öne sürüyorlar bazen de hakkın gücünğ öne sürüyorlar. İşte bizler bir merhamet medeniyetinin varisleri ve bir merhamet peygamberlerinin takipçileri olarak merhameti baş tacı etmek ve onu her yerde, her zaman daha fazla konuşmak zorundayız. Merhamet bende olan bir şeyi başkasına vermek değildir. Merhamet bir başkasını çok iyi anlayabilmem, çok iyi hissedebilmem, yardım edebilmek için bütün hücrelerimle harekete geçebilmem demektir. Bir aksiyonerliktir merhamet biraz önce dediğim gibi. Dolayısıyla bunu sanki sosyal devletin icaplarına aykırı bir şeymiş gibi sunamazsınız. Siz fevkalade sosyal bir devlet kurabilirsiniz fakat bir evladın anaya merhametini onun yüreğine koyamazsınız. Bunun için yaygın öğretim gerekir ve bu yaygın öğretim ancak yuvalarımızda başlar, okullarımızda devam eder, televizyonlarımızda yankı bulur, basınımızda yankı bulur toplumsal hayatta bir seferberliğe dönüşebilir. Hepimiz dünyayı emin bir yer olarak bilmek istiyoruz, hele çocuklar, en çok onlar bu dünyayı emin bir yer olarak bilmek istiyorlar. Buradan konuşmamın asıl kısmına girebilirim zannediyorum çünkü merhamet eğitimine her şeyden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bir zaman diliminden geçiyoruz özellikle gazete haberlerine baktığımız zaman. Bir defa merhametin hüküm ferma olabilmesi için her insanın eşit değer taşıdığı bir dünyaya erişebilmemiz gerekiyor. Bu değere saygı duymamız lazım. Yani sen şu bu olduğun için değil, şu dine ve ya bu dine, şu ideolojiye veya bu ideolojiye sahip olduğun için değil, sadece yaratılmış olduğun için sadece insan olduğun için, sadece emanet sana da tevdi edildiği için saygıya müstehaksın. 'Senin saygınlığın benim nazarımda her zaman tescil edilmiştir kardeşim' diyebilmek.
 
 
Evet, merhamet sahipleri diğerlerini yaşadığı ızdırabın ne kadar acı verici olduğunu tahayyül edebilen insanlardır. Merhamet sahipleri ötekinin acısıyla acı duyan ve onun acısıyla ahlaklanan soylulardır ve adalet ancak merhametle kaimdir. Etrafımızda ızdırap çeken insanlarla ne kadar ilgilendiğimiz, kalbimizi onların iniltisine ne kadar açtığımız, ruhumuzun ve içinde yaşadığımız toplumun ne kadar sağlıklı olduğunun bir aynasıdır. Yıllar evvel bir psikiyatri kongresinde bir Alman meslektaşımı dinliyordum çok güzel bir cümle söyledi ve o cümle benim zihnimde bir yerde asılı kaldı. Dedi ki 'bir toplumun uygarlık seviyesi içindeki en zayıf üyelere nasıl davrandığıyla ölçülür'. Bizler içimizde en zayıf olan insanlara, en korumasız olan insanlara nasıl davranıyoruz. 'Onların saygınlıklarını tescil ediyor muyuz, onlarında bu toplumda güzel bir şekilde kendilerini temsil edebilmelerine imkan tanıyor muyuz, tanımıyor muyuz?' , bu soru çok mühim bir soru. Evet, hayatı benim hayatımdan çok farklı olan onu dinlemeye değer buluyor muyum. Izdırap çekenlerin sesini en dikkatli en duyarlı halimle dinlemeliyim ki onun ihtiyaçlarını anlayabileyim. Merhamet özü itibariyle diğer canlılar için diğer insanlar için dünyayı emin bir yer kılmaktır. Bakın çocuklar merhamet duygusuyla, şefkat duygusuyla büyütülürlerse dünyayı emin bir yer olarak bilirler ve etrafındaki insanları da güvenilir insanlar olarak görürler. Bazı insanlar vardır hayatı hep bir tedirginlik duygusuyla yaşarlar ve hep hayatın darbelerinin, insanların darbelerinin nereden geleceklerini düşünürler. İşte bu çocukluk çağındaki yetiştirilme tarzıyla, anne babalık tarzıyla çok alakalı bir şey. Eğer ana-baba bu çocuğa yeterince ilgi sevgi şefkat ve yeterince merhamet verebildiyse o çocuk güvenli bir bağlanma dediğimiz bir hal üzerine büyür. Anne ve babasından dünyanın o korkulacak bir yer olmadığını dünyanın yerleşilebilecek sevilebilecek insanlara istinat edilebilecek emniyet edilebilecek bir yer olduğu bilgisiyle büyür, o çocuk dünyayı bir temkin yeri olarak algılar ve tehlikeye karşı savunma mekanizmalarını harekete geçirir.Bu savunma mekanizmalarının iki temel bileşeni vardır, birincisi, agresyon, şiddet diğeri de endişedir. Endişeli bir varoluşla bakar hep dünyaya, hep hayatın bir diğer sillesinin nereden geleceğini bekler, ya da 'onlar bana vurmadan saldırmadan, ben mazlum olmadan, zalim olayım ve ben vurayım' diye düşünür.İşte öfke saldırganlık kurallarının en temel olanlarından bir tanesi frustrasyon-agresyon hipotezi denen hayal kırıklığı ve saldırganlık varsayımıdır. Hayal kırıklığına uğrayan insanlar içlerinde ki öfkeyle baş edebilecek bir yöntem bulamadıkları zaman kolaylıkla saldırganlığa yönelebilirler.Öteki sesleri dinleyebilmek ötekinin sesini içine alabilmek, ötekinin sesini içine alarak zenginleşmek ve gelişmek insan tekamülü için olmazsa olmazdır. Ümidi diri tutan şeylerden birisidir merhamet. Bir başkasının ıstırabına kendimizi açmamız ve karşımızdakini insan olarak tanımamızdır. Şimdi bütün bu duyguları çocuklarımıza nasıl aktaracağız.
 
Merhamet evde başlar, anne ve babada başlar. Günümüz toplumunda maalesef merhameti var kılabilecek yakınlığı kaybediyoruz, o yüzden merhamet bir defa sevdiklerimize zaman ayırmakla başlar. Zaman ayırarak, onlarla zamanı paylaşarak çocuklarımızı sevilesi ve değerli varlıklar olduklarını hissettireceğiz. Yani onların bu dünyada ki varlıklarının bir kıymeti olduğu bilgisiyle büyürlerse kendileri de kıymet vermeyi öğreneceklerdir. Merhametsizliğin en zalim biçimlerinden bir tanesi kendi nefsine karşı kıyıcılık ve merhametsizliktir. Bazı insanlar çocukken çok gaddar anne babaların elinde büyürler ve onların bir türlü kendilerini beğenmeyen seslerini içine alırlar, o sesler içlerinde sürekli deveran eder. Ben her meslekten her yaş grubundan insanları dinliyorum. Diyor ki ben ne yapsam boş, ben hayatta zaten işe yaramazın tekiyim, bir şey yapamam.İnsanı acizleştiren, kötürüm eden felç eden bir duygu.İçeride bir ses sürekli sen yapamazsın, sen başaramazsın diyor. İşte maalesef merhametsizlikle büyüyen çocukların en temel sıkıntılarından bir tanesi bu. Bazen o iç sesi kısmak gerekir, terbiye etmek gerekir. Evde merhamet çocuklarımıza, sevdiklerimizi zaman ayırabilmek demektir, onlar için orda olabilmek var olabilmek demektir. Günümüzün modern toplumunda var olabilmek bir başkası için orda olabilmek, bir dost için orda olabilmek imkanı giderek kayboluyor. Hepimiz cep telefonu zırıltısıyla bir sohbeti bölmeye çok hazırız. Bazı anlar olmalı, kendimize sakladığımız anlar olmalı, oraya tuş sesi, bilgisayar oyununun sesi, cep telefonu sesi karışmamalı.Ailenin sadece birbirini dinlediği birbiriyle konuştuğu zamanlar olmalı. İşte merhametin en önemli bileşenlerinden bir tanesine geliyoruz burada, merhamet eğitimine. Dinleyebilmek. Bir başkasını dinleyebilmek. Batı toplumlarında bugün samimiyetin ölümünden bahsediliyor.Deniliyor ki 'Batı toplumunda bir şey paraya ve güce tahvil olmuyorsa ona zaman ayrılmıyor'. Dolayısıyla annelik de değer kaybediyor. Artık kadınlar doğurmayı sevmiyor çünkü kariyerine engel olduğunu düşünüyorlar veya insanlar dostluklarla uzun zaman kaybetmek istemiyor çünkü çalışması lazım, bir şey üretmesi lazım. Yani sabaha kadar bir dostun evinde çay içerek sohbet etmek, değişik ufuklara kanatlanmak sanki artık fuzuli bir şeymiş gibi algılanıyor. İşte orada olabilmek, dostunu can kulağıyla dinleyebilmek merhametin ana bileşenlerinden bir tanesi. Bir diğeri, işte evde merhamet başlar dedik, çocuklarımıza ahlaki zekayı kazandırmaktır. Bu yeni bir kavram, bizler bugüne kadar hep analitik zeka üzerinde durduk. Analitik zeka dünyada işlemleri nasıl daha iyi yapabileceğimizi akademik başarıda ne kadar daha iyiye gidebileceğimizi bir ölçüde bize veriyor. Evet analitik zekası yüksek olan insanların akademik olarak daha başarılı olmalarını bekliyoruz. Ama tek başına akademik ya da analitik zeka dünyanın problemini çözmeye yetmiyor. Hepimizin sosyal, duygusal zekaya ve bütün bunların önünde ahlaki zekaya ihtiyacımız var. Ahlaki zeka ötekine yardım edebilmek demek, riyakarlık yok demek. Bizler bugün maalesef modern toplum çocuklarını sadece kendi iyisini gözetmesi başka çocukları önemsememesi sadece kendi başarısını gözetmesi üzerinde koşullandırıyor. Bir çılgınlık halinde pek çoğumuz çocuklarımızı sınavlara sokuyoruz o sınavlarda çok başarılı olmalarını bekliyoruz ve bir yarışmacı kültürü içinde onları güçlü olanın ayakta kaldığı bir yarışın içinde tutuyoruz. Başarı öyküleri olarak bizim gazetelerimizi baktığımız zaman çok para kazanan insanları görüyorsunuz, çok servet biriktirmiş insanları görüyorsunuz.
 
Geçtiğimiz günlerde bir kongreden dönüyorum, bir İngiliz gazetesi aldım o kadar güzel bir şey yapmışlardı ki hayranlık duydum, keşke bizim gazetelerimizde böyle bir şey yapsa dedim. İngiliz toplumunun en başarılı altmış kişisi diye bir liste yapmışlar bu listede ilim adamları var, aktristler var, gitmiş yoksul mahallesinde bir merhamet eyleminde bulunmuş, başka insanlar için toplumsal duyarlılık faaliyetleri düzenlemiş insanlar var, altmış
Görüntüleme Sayısı : 3670
Kemal Sayar Kemal Sayar Valid CSS!
Copyright © 2013-2017 Kemal Sayar Tüm hakları saklıdır. © Web Tasarım