Kemal Sayar

Ağrıdan Kaçış Toplumu - Kemal Sayar

Basında Biz

Ağrıdan Kaçış Toplumu

Röportaj: HANDAN AKDEMİR

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi 13. Psikiyatri Kliniği şefi Doç. Dr. Kemal Sayar'ın kısa süre önce Timaş Yayınları'ndan yayımlanan "Yavaşla" adlı kitabı, yaşarken yavaşlamaya ihtiyacımızı anlatıyor. Aynı zamanda Yeni Aktüel yazarı olan Sayar'ın aşağıdaki yanıtları, bakın hayata dair ne sırlar içeriyor…Yeni Aktüel sayı:99

- İletişim teknolojileri her gün daha hızlı iletişim imkânı sunarken son kitabınızda "yavaşla" diyorsunuz. Neden?
Çünkü insan hızla birlikte ruhunu kaybediyor. Varlıklarımız ancak bir başkasının varlığıyla, ona zaman ayırarak, severek, sohbet ederek geçerli hale gelir. Hız bizi derinlemesine sosyal ilişkilerden alıkoyuyor ve böylece bizi bugünden de mahrum bırakmış oluyor, hayat hep gelecek planlar için yaşanıyor. Bugün ise elden kayıp gidiyor. Yavaşlamak insanın bu koşturmaca içinde neyi kaybettiğini hatırlayabilmesi için gerekli. Hepimiz 'Yahu ben bu hayatı niçin yaşıyorum, bu dünyada bulunmamın amacı nedir' sorusunu kendimize sormalıyız. Bu esaslı bir sorudur ve bu soruyu sorabilmek için de yavaşlamak gerekir.

- Milan Kundera, Yavaşlık kitabında hatırlamak isteyen kişinin adımlarını yavaşlattığını, unutmak isteyen kişinin ise hızlandırdığını söylüyordu. İnsanoğlu neyi unutmak için yaşamın her alanında hızına hız katıyor?
Hız tutkusu bir bakıma narsisistik bir şey. İnsanlar kendilerini önemli hissetmek için hızlanabiliyor. İnsan ölümlülüğünü unutmak istiyor. Sonsuza dek yaşamak, estetik ameliyatlarla yüzünü onarmak, yaşlanmaya karşı formüllerle doğal süreçleri geciktirmek ve bu arada ömrüne alabildiğince çok şeyi tıkıştırmak istiyor. Hızın insanın kendisiyle yüzleşmesini geciktirdiğini, kendi içine bakmaktan ürken insanın bir unutma biçimi olarak hıza yöneldiğini düşünüyorum. Bir tür uyuşturucu gibi. Zaten günümüz toplumunun bir analjezi toplumu olduğu söylenir; yani ağrıdan kaçış toplumu.

- Hızlanmak ölümü unutturuyor mu?
Ölüm insanın büyük meselelerinden biri. Hayatın bir sonu olduğu düşüncesi, modern insanı rahatsız ediyor. Hızlandığımız zaman ölümü de unutuyoruz ve zamanın bizim için bir sonsuzluk halinde aktığı yanılsamasına kapılıyoruz. Oysa ölümü görmezden gelmek hayatımızın değerini de düşürüyor. İnsanın, varoluşçuların dediği gibi, ölüm yönelimli bir varlık olduğunu hatırda tutması, hayatını da her dem dolu dolu yaşamasını, bugünü elden çıkarmamasını, hayatın uzun bir "şimdi" olduğunu fark etmesini sağlayacaktır. Olgun insanlar biraz da ölüme doğrudan bakmasını bilebilen, kendi faniliğiyle yüzleşebilen, hayatın kırılganlık ve geçiciliğini, dünyada evinde olamamayı hisseden insanlardır. Onların unutmaya gereksinimi olmaz.

- Kitabınızda zihinsel zaman hızlanırken "duyguların zamanı" kendi yavaş ritmiyle ilerliyor diyorsunuzBütün dünya hızlanırken duygular nasıl kendi ritminde kalabiliyor?
Duyguların zamanını hızlandıramazsınız. Kendine mahsus mevsimleri vardır ve ağır ağır ilerler. Her çocuk layığınca sevilmek, ilgilenilmek ister. Çocukluk döneminde görecekleri şefkat onları hayatın ileriki travmalarından koruyacak en büyük antidepresandır. Bugün Batı toplumunda gençler yeterince olgunlaşamadan aileleriyle bağları kopuyor. Aslında anne ve babanın sunduğu güvenlik hissine hâlâ gereksiniyorken, o bireyci yönelim onları evin dışına atıyor. Bizim toplumumuzda ise anne babadan bir türlü kopamayan, inisiyatif alamayan, ergenliği otuzlu yaşlara sarkan insanlarla karşılaşıyoruz. Çocukların usul usul büyütülmeleri gerekir. Bazen sizden aynı hareketi otuz defa yapmanızı isteyebilir küçük bir çocuk, bu size mantıksız gelir ancak onlar bundan öğrenir. En azından ona ayırdığınız zamanın verdiği emniyet duygusunu içine alır. O yüzden çocuklarımızı o etkinlikten berikine sürekli bir telaş içinde sürüklemeyelim. Onların hayal kurmaya, oyun oynamaya zamanı olsun.

- Sizce bir yerden bir yere daha hızlı gitmeye, maillerimize her noktadan ulaşmaya, aradığımız kişiye bir saniye içinde ulaşmaya gerçekte ihtiyacımız yok mu?
Denemeye ne dersiniz? Bir hafta maillerinize bakmayın, kapsama alanından çıkın, aylaklığın ve yavaşlığın tadını çıkarın. Gece telefon zırıltısı olmadan yıldızları seyredin. Bir şey kaybetmeyeceksiniz, bahse girerim. Kundera bu durumu Çekler'in "Tanrının pencerelerini seyretmek" olarak isimlendirdiğini yazıyor. Bu bizi nasıl yoksullaştırıyor bir bilebilsek. Özellikle şirket yöneticilerinin, hızlı hayatla kendilerinden geçen kimi iş adamlarının, işkoliklerin kendilerine yavaşlama terapisi uygulaması gerekir. Bu insanlar kendi beden ve ruhlarındaki çözülmeyi ellili yaşlarda yoğun olarak hissetmeye başlıyor, çeşitli psikosomatik hastalıklar birbiri ardınca çıkıyor. Çünkü beden hız karşısında bir çözünmeye uğruyor. Tükenmişlik sendromu yaygınlaşıyor. İnsan ruhunun arada yavaşlaması, durması, dinlenmesi gerekir. Psikosomatik hastalıklar stresin yol açtığı, bedende organik bir bozukluğun olmadığı ancak işlevsel olarak ciddi bozulmalara yol açan durumlardır. Migren baş ağrıları, huzursuz barsak sendromu gibi.

- İletişim teknolojilerinin hızı ve kalitesi her gün daha da artıyor. Bu iletişimin kalitesini arttırmıyor mu?
Hayır, tam aksine insanların birbirini yanlış anlamasını kolaylaştırdı. Bu teknolojilerle birlikte biz "dinleme sanatı"nı kaybettik. Evet artık zihnimiz her yerde dolaşabiliyor, internet sayesinde zihin bedenden bağımsız olarak hareket edebiliyoruz ama online konuşmalar gerçek bir konuşmanın sağladığı ruhsal doyumu vermiyor. Çünkü karşımızda titreyen sesi, bakışları, sesine yüklediği hüzün ve sevinç tonlamalarıyla bir insan yok. İnternet ve cep mesajları iletişimden çok eğlenceye hizmet ediyor.

- Günümüzdeki hız sevdası, Batı'nın çizgisel zaman bakışının Doğu'ya ait döngüsel zaman kavramına galip geldiğini mi gösteriyor?
Evet, buna ilerlemeciliğin zaferi de diyebiliriz. Yani hep ileriye gidersek mutluluğa ulaşacağız diyenlerin zaferi. Ancak Japonya ve Kore gibi kimi Doğu toplumlarının da bu anlamda Batılılaştığını, endüstriyel kapitalizmin hız buyruğunu içselleştirdiğini söyleyebiliriz. Klasik anlamda bir Doğu - Batı ikiliğinden söz edemeyeceğimiz bir durumla karşı karşıyayız. Hayatın "uzun bir şimdi" olarak algılanması daha çok içe bakışın, hıza kapılmak ise daha çok dışa bakışın tezahürü gibi. Ancak hız bize giderek dış dünyanın da gerçek bir resmini vermiyor. Yüzyılın ortalarına doğru bir Fransız yazar artık resimde hâkim olan rengin gri olduğunu, çünkü dünyayı hızla giden vasıtaların camından, bütün renkler birbiri içine geçmiş bir halde algıladığımızı yazıyordu.

- Tarih boyunca Doğu'nun zaman konusundaki "rahatlığı" Batılı için atalet demekti. Bu da değişti mi?
Ahmet Haşim'in Müslüman Saati başlıklı enfes bir makalesi vardır. Orada şair, Batı saatlerinin Doğu insanını nasıl çölde yolunu kaybetmiş insanlar gibi şaşkın ve yönsüz bıraktığını anlatır. İşin sırrı başka bir şairin söylediği gibi bir kum taneciğinde cenneti görebilmek ve sonsuzluğu bir saate sığdırabilmektir. Geçmişin saatleri, zamanı etrafımızda serbest bırakan dostlardı. Bugünün sıkıştırılmış zamanı bize bu kadar cömert davranmıyor. Ama her birimiz kendi kendimize cömertlik yapabilir, kendimizi hızlandırılmış zamandan alıkoyarak, yavaşlığın keyfini sürebiliriz.

- Bize yavaşlamayı öneriyorsunuz. Peki nasıl bir yaşam vaat ediyor yavaşlamak? Yavaşlamak hayatımızın iyi kötü her yönüyle yüzleşmeyi de getirmeyecek mi?
Yüzleşmek cesaret ister. İnsanın kendisine bakabilmesi için "olmak cesareti"ne ihtiyacı vardır. Ben miskinliği önermiyorum bir hayat tarzı olarak, evet Kalender dervişlerini, reddedebilenleri, dünyaya yüz çevirebilenleri, dünyadan müstağni durup ele geçirme yarışından çekilebilenleri çok takdir ediyorum. Onların varlığı beni de mutlu ediyor. Ama hepimiz böyle yapamayız, hepimiz bu kadarına takat getiremeyiz. Kimimizin de hızın tam ortasında yavaşlamayı başarması gerek. Böylece insandan bağımsız olarak hızlanmış olan bir sistemi de tek tek gayretlerle yavaşlatmak mümkün olabilir. İnsanın kendisine bakıp eksikliklerini görmesi ona mutsuzluk getirmez. Değiştirebileceğin şey için çabalayıp değiştiremeyeceğini kabullenmen bir erdemdir.

- Kabullenmek, bizi ruhsal ve bedensel açıdan daha sağlıklı mı yapar?
Kabulleniş, şükran, bağışlamak, iç sesleri dinlemek... Bütün bunlar pozitif psikolojinin üzerinde çok durduğu kavramlar. Yavaşlayan insan kendisine verilen için şükran duyabilir. Yavaşlayan insan kötülükler dünyasından çıkarak kendisine yapılan kötülükleri de affedebilir. Burada bütüncül bir kâinat tasavvurundan söz ediyorum. Her parçanın birbiriyle ilişkili olduğu, parçaların toplamının bütünden daha fazla olduğu, her şeyin bir ahenk ile aktığı, dayanışmanın ön plana çıktığı bir kâinat tasavvurundan. Böyle bir tasavvurun parçası olan insan da elbette hem ruhsal hem de bedensel anlamda daha sağlıklı olacaktır.

- Hızla ile haz arasında ters bir orantı olduğu söylenir. Hızla ulaştığımız neden haz vermiyor bize?
Bu doğru, habituasyon kavramı bunu ifade ediyor. İnsan beynindeki dopamin devreleri bir süre sonra hız ve hazzın sağladığı doyuma yeterince tepki vermemeye başlıyor çünkü aşırı uyaran karşısında duyarsızlaşıyor. Ya da tam aksine daha çoğunu istiyor. Böylece bir kısır döngü ortaya çıkıyor. İyi ve güzel olan ne varsa yavaş yavaş, hakkını vererek yapılmayı hak ediyor. Böylece onlardan edindiğimiz yaşantı kalıcı ve derin bir tecrübe halini alıyor. Bir şehri içinize sindirerek, arka sokaklarını da dolaşarak bir hafta mı gezmek isterdiniz yoksa bir günde alelacele dolaşmak mıGüzel bir yemeği dostlarla aynı masa etrafında uzun bir sohbet eşliğinde mi yemek istersiniz yoksa beş on dakikada adeta tıkınarak mı?

Kemal Sayar

Görüntüleme Sayısı : 1841
Kemal Sayar Kemal Sayar Valid CSS!
Copyright © 2013-2017 Kemal Sayar Tüm hakları saklıdır. © Web Tasarım